Dışarıda, gri bir sabahın kucağında, pencerenin kenarında oturuyordu. Elinde soğumuş bir fincan kahve, gözleri bahçedeki yaşlı çınarın dallarına takılı bir vaziyet içindeydi. Kırlangıçlar, incecik kanatlarıyla süzülüyor, dallar arasında kadim dünyadan çıkma garip bir dansa tutuşuyordu. Her biri, sanki bir şey anlatmak istercesine ötüyordu; ama o, seslerin ardındaki sırrı çözemiyordu. Ev sessizdi. Öyle sessizdi ki, duvarlar, şarkılar bile onun içindeki fırtınayı yansıtamıyor gibiydi.
Adam, kırkına merdiven dayamış, saçlarında ilk akların belirdiği bir siluethaliydi. Adı Şafak’tı, ama o ismin artık ona ait olup olmadığından emin değildi. Bir zamanlar bir çift el, o ismi tutkuyla fısıldarken bakardı sevgiyle gözbebeklerine; şimdi ise o eller, başka bir gökyüzüne uzanıyordu. Sevgilisi, ya da bir zamanlar öyle dediği kadın, gitmişti. Ne bir veda mektubu ne bir son bakış. Ne de hatırlanacak bir şarkı, sadece bir boşluk bırakmıştı geride, bir de o boşluğun içinde yankılanan sorular.
Pencerenin camı, soğuk bir ayna gibiydi. Kendi yansımasını gördü; gözaltlarındaki
Ev, bir zamanlar neşeyle doluydu. Onun gülüşü, mutfakta yankılanır, sabahları kahvaltı masasında çiçekler açardı. Şimdi ise masa boştu. Sadece bir tabak, bir kaşık ve kullanılmamış bir bardak. Bardağa baktı. Kadın, giderken o bardağı unutmuştu. Şeffaf, narin bir şeydi; ama şimdi, içinde biriken tozla, bir anının hayaleti gibi duruyordu. Bazı şeyler, kırılmadan önce zaten çatlar, diye düşündü. Kırlangıçlar, dallarda sıçrayarak yeniden havalandı. Kanatları, gökyüzünde ince bir yara açtı, belli belirsiz.
Aklı, bir labirente hapsolmuştu. Düşünceleri, dallar gibi birbirine dolanıyordu. Kadın neden gitmişti? Belki de o, yeterince kök salamamıştı. Belki de gökyüzü, onun için fazla genişti. Ya da belki, kırlangıçlar gibi, o da sadece göç etmek zorundaydı. Aşk, bir ağaç gibidir, diye geçirdi içinden. Kökleri ne kadar derinse, dalları o kadar gökyüzüne uzanır. Ama fırtına geldiğinde, en güçlü ağaçlar bile sarsılır. Onun fırtınası, sessizce gelmiş, her şeyi alıp götürmüştü ve o hazır değildi.
Pencereden gelen bir esinti, perdenin ucunu oynattı. Perde, bir yelken gibi dalgalandı; sanki onu uzaklara, bilinmeyen bir denize çağırıyordu. Ama,yerinden kımıldamadı. Kırlangıçlardan biri, pencerenin hemen önündeki dala kondu. Minik gözleri, gözleriyle buluştu. Sen de mi bir şey kaybettin? diye sordu, sessizce. Kırlangıç, başını çevirdi ve uçup gitti. Geride sadece bir tüy bıraktı, tüy yavaşça süzülerek toprağa düştü. O tüye baktı. Beyaz, narin, ama bir o kadar da yalnız. Bazı şeyler, ait olduğu yerden kopar ve bir daha asla geri dönemez.
Evdeki saat, tik taklarıyla sessizliği bölüyordu. Her tik, bir anının daha geçtiğini hatırlatıyordu. Saate bakmadı. Zaman, onun için artık bir nehir gibi akmıyordu; bir göl gibi durgun, bir bataklık gibi ağırdı. Kadınla geçirdikleri son geceyi düşündü. Onun gözleri, bir fener gibi parlıyordu; ama o ışık’a değil, başka bir ufka doğruydu. Belki de o, zaten gitmişti, diye düşündü. Ben sadece, gölgesini tutmaya çalıştım.
Kırlangıçlar, şimdi bir halka oluşturmuş, gökyüzünde dönüyordu. Sanki bir veda ritüeliydi bu. Onların dansını izlerken, kalbinin bir köşesinde bir şey kıpırdandı. Öfke miydi, özlem mi, yoksa sadece yorgunluk mu? Adını koyamadı. Ama o duygu, bir dalga gibi yükseldi ve sonra yavaşça geri çekildi. Aşk, bir kırlangıç gibidir, diye düşündü. Kanatları özgür, ama yuvası kırılgan. Onun yuvası, o kadınla birlikte dağılmıştı. Şimdi, sadece rüzgârın taşıdığı tüyler kalmıştı geride.
Pencereden uzaklaştı ve koltuğa çöktü. Ellerini başına götürdü, parmakları saçlarının arasında kayboldu. Düşünceleri, bir bulut gibi dağınıktı. Kadın, giderken neyi almıştı? Onun gülüşünü, sabahlarını, umutlarını. Ama en çok, kendine olan inancını. Bir insan, başka bir insanı nasıl bu kadar eksiltebilir? Kırlangıçların ötüşü, dışarıdan hâlâ geliyordu. Sanki ona, Kalk ve uç, diyorlardı. Ama onun kanatları, çoktan kırılmış gibiydi.
O sırada, masadaki bardak gözüne çarptı. Tozlu, unutulmuş, ama hâlâ orada. Bardağı eline aldı. Parmakları, camın soğuk yüzeyinde gezindi. Bazı şeyler, kırılmadan önce zaten ölür, diye düşündü. Ama sonra, bardağı yavaşça lavaboya götürdü ve yıkamaya başladı. Su, camın yüzeyinde dans etti; tozlar akıp gitti. Bardak, yeniden parladı. Bardağı kuruladı ve yerine koydu. Belki de bu, bir başlangıçtı. Küçük, önemsiz gibi görünen, ama yine de bir adım.
Kırlangıçlar, artık gökyüzünde görünmüyordu. Göç etmişlerdi, ya da sadece başka bir ağaca konmuşlardı. Pencereye geri döndü. Çınarın dalları, rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Gökyüzü, gri bir örtüyle kaplıydı, ama ufukta, ince bir ışık sızıyordu. Belki de her son, bir başlangıcın gölgesidir, diye düşündü. Elbette, bu düşünce ona hemen bir teselli vermedi. Yara, hâlâ tazeydi. Ama o yaranın içinde, bir tohum saklıydı. Belki bir gün, o tohum filizlenecekti.
Fincanı aldı ve mutfağa yürüdü. Kahve makinesini çalıştırdı. Yeni bir fincan, yeni bir sabah. Kırlangıçlar, bir yerlerde uçuyordu; o ise, burada, kendi gökyüzünü yeniden inşa etmeye çalışacaktı. Kanatlar kırılabilir, ama gökyüzü her zaman oradadır. En azından biz istediğimiz sürece.
Ev, hâlâ sessizdi. Ama bu sessizlik, artık bir boşluk değil, bir başlangıç gibiydi.
Mutfakta kahve makinesinin homurtusunu dinlerken, dışarıda bir hışırtı yükseldi. Pencereye döndü; gökyüzü, gri örtüsünü yırtarcasına kararmıştı. İlk damlalar, çınarın yapraklarına çarpıp yere süzüldü. Ardından, yağmur bir perde gibi indi, evin camlarını dövmeye başladı. Sanki gökyüzü, içindeki fırtınayı dışarıya kusuyordu. Kırlangıçlar kaybolmuştu; dallar, rüzgârın pençesinde çaresizce sallanıyordu.
Kahve makinesi tık etti, ama o, fincanı doldurmadı. Camın önüne yürüdü, elini soğuk yüzeye dayadı. Yağmur, parmaklarının arasında çizgiler bırakarak akıyordu. Her damla, bir anıyı, bir soruyu, bir pişmanlığı taşıyor gibiydi. Neden böyle oldu? diye sordu kendine, ama cevap, yağmurun ritminde kayboldu. Kadın, giderken bu yağmuru mu beklemiştiacaba? Belki de o, bu damlalar gibi özgür olmak istemişti; tutulamayan, yakalanamayan.
Ev, şimdi daha da sessizdi. Saat bile, yağmurun sesine teslim olmuş gibiydi. Tik taklar, damlaların vuruşlarıyla boğuluyordu. , perdenin ucunu araladı. Bahçe, bir gölün yansımasına dönüşmüştü; çınarın gövdesi, suda titreyen bir siluet gibiydi. Aşk da böyle değil mi? diye düşündü. Gerçek sanırsın, ama elini uzattığında sadece bir yansıma. Kadın, onun için bir yansıma mıydı? Yoksa o, kendi hayallerini mi sevmişti?
Yağmur, şiddetini artırdı. Camlar, sanki kırılacakmış gibi titriyordu. Pencereyi hafifçe araladı; içeri bir esinti doldu, nemli ve keskin. Burnuna toprağın kokusu çarptı, çocukluğundan bir anı gibi. O günlerde, yağmur onun için bir oyun arkadaşıydı; çamurlu patikalarda koşar, su birikintilerine kahkahalarla dalardı. Şimdi ise yağmur, bir yabancının gözyaşları gibiydi. Soğuk, ağır, ve ona ait olmayan.
Masadaki bardak, hâlâ parlıyordu , ona bakarken, kadının son sözlerini hatırladı. “Beni tutamazsın,” demişti, gözleri bir fırtına gibi dalgalanırken. Tutmak mı?, O
Koltuğa çöktü. Ellerini dizlerine koydu, başını öne eğdi. Saçlarından bir damla su süzüldü; pencereden gelen esinti, yüzünü ürpertmişti. İçinde bir şeyler kırılıyordu, ama bu kırılma, bir yıkım değil, bir dönüşüm gibiydi. Bazı şeyler, dağılmadan yeniden inşa edilemez, diye geçirdi içinden. Yağmur, sanki ona bu gerçeği fısıldıyordu. Her damla, bir yükü yıkıyor, bir zinciri koparıyordu.
Dışarıda, çınarın dalları rüzgârla dans ediyordu. Bir dal, çatırdayarak kırıldı ve yere düştü. O sesle irkildi. Pencereye koştu, kırılan dalı gördü; yaprakları, su birikintisinde yüzüyordu. Her şey kırılır, diye düşündü. Dallar, kalpler, hayaller. Ama çınar, hâlâ ayaktaydı. Kökleri, toprağın derinliklerinde sıkıca tutunuyordu. Belki de ’in de kökleri vardı, sadece onları unutmuştu.
Yağmur, bir an için hafifledi, ama gökyüzü hâlâ öfkeliydi. Pencereyi kapattı ve mutfağa döndü. Kahve, artık soğumuştu, ama o fincanı doldurdu. İlk yudum, boğazında bir sıcaklık bıraktı. Hayat, küçük anlardan ibaret, diye düşündü. Bir fincan kahve, bir yağmur damlası, bir kırlangıcın ötüşü. Kadın, onun hayatından bir parça almış olabilirdi, ama geriye kalanlar hâlâ ona aitti.
Masaya oturdu ve bardağa baktı. Onunla ilgili anılar, zihninde bir nehir gibi akıyordu. İlk tanıştıkları gün, onun gülüşü, birlikte geçirdikleri sabahlar. Ama şimdi, o anılar bir yük değil, bir hazine gibiydi. Onu sevdim, dedi içinden. Ve bu, benden bir şey eksiltmez. Yağmur, yeniden şiddetlendi, ama bu kez içindeki fırtına dinmişti.
Pencereden gelen bir ses, düşüncelerini böldü. Bir kırlangıç, çınarın alt dallarından birine sığınmıştı. Kanatları ıslak, tüyleri dağınıktı. Ona baktı. Sen de mi kayboldun? diye sordu sessizce. Kırlangıç, başını kaldırdı ve bir an için göz göze geldiler. Sanki bir anlaşma yapmışlardı; ikisi de bu fırtınada hayatta kalmaya çalışıyordu.
Şafak, bir battaniye aldı ve koltuğa uzandı. Yağmur, evin çatısında bir ninni gibi çalıyordu. Gözlerini kapattı, kırlangıcın kanat çırpışını hayal etti. Bir gün, gökyüzü yeniden açılacak, diye düşündü. Ve ben, o gökyüzünde kendi yolumu bulacağım. Kadın, bir yara bırakmıştı, evet; ama o yara, bir gün bir iz haline gelecekti. Ve o izi gururla taşıyacaktı.
Yağmur, geceye kadar sürdü. Uyandığında, ev sessizdi. Pencereye yürüdü; gökyüzü, mavi bir umutla parlıyordu. Çınarın dallarında, tek bir kırlangıç ötüyordu. Gülümsedi. Belki de her fırtına, bir başlangıçtır, diye düşündü. Ve o sabah, yeni bir fincan kahveyle, kendi gökyüzünü inşa etmeye karar verdi.
Yağmur, gece boyunca evin çatısını dövmüş, her damlasıyla içindeki fırtınayı hem uyutmuş hem uyandırmıştı. sökerken, damlalar birer birer sustu. Gökyüzü, gri örtüsünü yavaşça sıyırdı; ufukta, mavi bir umut sızıyordu. Çınarın dalları, ıslak ve yorgun, sabahın ilk ışığında parlıyordu.Pencerenin önünde, elinde yeni demlenmiş bir fincan kahveyle duruyordu. Sessizlik, yağmurun gürültüsünden sonra bir naber gibiydi; ne huzurlu,
Bahçede, çınarın en yüksek dalında bir kırlangıç öttü. Tek bir nota, keskin ve narin, havayı delip geçti. Sanki gökyüzüne bir mektup yazıyordu; Fırtına bitti, ama kanatlar hâlâ burada. Kırlangıcın ötüşünü dinlerken, gözleri ağacın gölgesine takıldı. Dün gece kırılan dal, su birikintisinin içinde yüzüyordu. Her kırılma, bir iz bırakır, diye düşündü. Ama o iz, ağacı devirmemişti. Çınar, hâlâ dimdik ayaktaydı, kökleri toprağa sıkıca sarılmış.
Kahve, fincanda buhar tüterek soğuyordu. Camın soğuk yüzeyine parmağını dokundurdu. Yağmurun bıraktığı izler, camda ince yollar çizmişti. Hayat da böyle değil mi? diye geçirdi içinden. Bazı izler silinir, bazıları kalır. Ama hepsi, seni sen yapan bir haritanın parçası. Kadın, onun haritasında derin bir çizik bırakmıştı. Adı, zihninde hâlâ bir yankıydı; ama o yankı, artık bir ağıt değil,5 gibiydi.
Kırlangıç, yeniden öttü. Bu kez, sesi daha kararlıydı, sanki bir davetti. Pencereyi araladı; sabahın serin havası, yüzüne bir dost gibi dokundu. Toprağın kokusu, yağmurun hediyesiydi. O koku, ki çocukluğuna, koşarken dizleri kanayan ama yine de gülen bir çocuğa götürdü. Belki de düşmek, yeniden kalkmayı öğretir, diye düşündü. Kadın, onu düşürmüştü; ama o, hâlâ ayaktaydı, tıpkı çınar gibi.
Tam o sırada, masanın üzerinde bir titreşim yankılandı. Telefonu, sessiz evde bir yabancı gibi çalıyordu. Kaşlarını çatarak ekrana baktı. Numara, bir bıçak gibi tanıdıktı. Kalbi, tek bir atışta sıkıştı. Arayan, oydu. Kadın. Bir zamanlar onun gökyüzü, şimdi ise bir bulutun gölgesi olan kadın. Telefonu eline aldı, ama parmağı ekranda dondu. Kırlangıç, dalda sıçrayarak bir kez daha öttü. Bu bir işaret mi? diye sordu, sessizce. Ama işaretler, sadece insanın kendi anlam yüklediği gölgelerdi.
Telefon, ısrarcı bir kuş gibi çalmaya devam etti. Derin bir nefes aldı ve çağrıyı kabul etti. “Alo?” dedi, sesi kendi kulağına bile yabancıydı. Karşıdan, bir sessizlik geldi önce. Sonra, o bildik ses, bir rüzgâr gibi süzüldü. “… Benim.” Kadın’ın sesi ne bir özür ne bir zaferdi; sadece bir dalganın kıyıya vuruşu gibiydi. Hiçbir şey demedi. Sadece dinledi. Kırlangıcın ötüşü, hâlâ dışarıdan geliyordu, sanki ona, Sözcükler değil, kalbin konuşsun, diyordu.
“Konuşmak istedim,” dedi kadın. Sesi, bir ip cambazının adımları gibi titrekti. “Bazı şeyler… Belki de yanlış anlaşıldı.” Gözlerini çınara dikti. Bir dal, rüzgârda hafifçe sallandı; yaprakları, sabah ışığında bir ayna gibi parladı. Yanlış anlamak mı? diye düşündü. Aşk, bir aynadır. Ama bazen, sadece kendi yansımanı görürsün. Kadın, onun aynasında bir yansıma mıydı, yoksa gerçek mi? Artık emin değildi.
“Neden şimdi?” diye sordu, sesinde ne öfke ne de özlem vardı. Sadece bir merak, bir yolcunun haritaya bakışı gibi. Kadın, bir an duraksadı. “Bilmiyorum,” dedi. “Belki… Belki fırtına bittiği için.” Gülümsedi; ama bu gülümseme ne kadına ne de kendine aitti. Yağmur, gerçekten bitmişti. Ama fırtına, sadece gökyüzünde değil, onun içinde de dinmişti. Kırlangıç, dalda kanatlarını çırptı ve havalandı. Bazı kuşlar, sadece bir an için konar.
Kadın, konuşmaya devam etti. Anılarından, hissettiklerinden, pişmanlıklarından bahsetti. Ama, onun sözcüklerini bir nehir gibi dinledi; akıp gidiyorlardı, ama artık onu sürüklemiyorlardı. Aşk, bir nehir gibidir,diye düşündü. Bazen taşar, bazen kurur. Ama sen, kıyısında yürümeye devam edersin. Kadın, onun nehriydi; ama, artık o kıyıda yalnız değildi. Kendi gölgesi, ona yoldaş olmuştu.
Telefonu kulağından indirdiğinde, kadın hâlâ konuşuyordu. Ama, artık dinlemiyordu. Ekrana dokundu, çağrıyı kapattı. Telefonu masaya bıraktı ve pencereye yürüdü. Kırlangıç, gökyüzünde bir nokta olmuştu; kanatları, maviye bir imza atıyordu. Özgürlük, bırakmaktır, diye düşündü. Kadını değil, onun gölgesini bırakmıştı. O gölge, artık zinciri değildi.
Masadaki bardak, sabah ışığında parlıyordu. Ona bakarken, kadının bıraktığı tozların artık olmadığını fark etti. Bazı şeyler, yıkandığında yeniden doğar. O bardak, bir anı değil, bir umuttu şimdi. Belki bir gün, başka bir el, o bardağa dokunacaktı. Ya da belki, Kendi elleriyle yeni bir sabah dolduracaktı içine.
Çınar, bahçede sessizce duruyordu. Kırlangıçlar, birer birer geri dönüyordu; dallar, yeniden hayatla doluyordu. Kahvesinden bir yudum aldı. Soğumuştu, ama tadı hâlâ güzeldi. Hayat, küçük anlardan ibaret,diye düşündü. Bir kırlangıcın ötüşü, bir telefonun çalması, bir fincan kahve. Kadın, onun hayatında bir fırtınaydı; ama o fırtına, onu yıkmak yerine, toprağını sulamıştı.
Pencereyi sonuna kadar açtı. Sabah, evin içine doldu; serin, taze ve umut dolu. Kırlangıçlar, gökyüzünde bir dansa başlamıştı. Onların kanat çırpışını izlerken, kalbinin bir köşesinde bir tohum filizlendi. Her son, bir başlangıcın gölgesidir, diye düşündü. Ve o sabah, kendi gökyüzünü yeniden inşa etmeye karar verdi. Telefon, masada sessizdi. Ama, artık o sessizlikten korkmuyordu.
Pencerenin kenarında, bahçedeki çınarın gölgesine bakıyordu. Gökyüzü, sonbaharın solgun mavisiyle örtülüydü; bulutlar, birer fısıltı gibi süzülüyordu. Kırlangıçlar, dallar arasında dans ederken, kanatları havaya ince bir yara açıyordu. Ev, sessizdi; ama bu sessizlik, bir boşluk değil, bir vedanın ağırlığıydı. Elleri, soğumuş bir fincan kahvenin etrafında kenetlenmişti. Fincan, bir zamanlar onunla gülüşen bir kadının dokunuşunu hatırlatıyordu. O kadın, artık bir gölgeydi; Kalbinde bir iz, bir tüy, bir kırık dal.
Hatırlıyordu kırkına merdiven dayamış, saçlarında akların çoğaldığı bir adamdı. Yüzü, bir haritaydı; kaybolmuş yolların, terk edilmiş şehirlerin ve vadesi gelmemiş sözlerin izlerini
Bahçede, çınarın en yüksek dalında bir kırlangıç öttü. Tek bir nota, keskin ve narin, gökyüzüne bir mektup gibi yükseldi. O sese kulak verdi. Sanki kırlangıç, ona bir sır fısıldıyordu: Gitmek mi özgürlük, kalmak mı zincir? Fincanı masaya bıraktı. Kahve, içine çektiği havadan daha ağırdı. Gözleri, çınarın gövdesine takıldı. Ağacın kabuğu, bir ömrün yaralarını taşıyordu; ama hâlâ ayaktaydı, kökleri toprağa sıkıca sarılmış. Benim köklerim nerede? diye sordu, sessizce. Cevap, rüzgârda kayboldu.
Ev, bir zamanlar neşeyle doluydu. Onun gülüşü, mutfakta yankılanır, sabahları kahvaltı masasında çiçekler açardı. Şimdi masa boştu. Sadece bir tabak, bir kaşık ve tozlanmış bir bardak. O bardak, kadının unuttuğu bir anıydı; şeffaf, narin, ama şimdi bir hayalete dönüşmüştü. Bardağa baktı. Bazı şeyler, kırılmadan önce zaten çatlar, diye düşündü. Kırlangıçlar, dallarda sıçrayarak havalandı. Kanatları, gökyüzüne bir veda çizdi.
Kalbi, bir labirente hapsolmuştu. Düşünceleri, dallar gibi birbirine dolanıyordu. Kadın neden gitmişti? Belki o, yeterince kök salamamıştı. Belki gökyüzü, onun için fazla genişti. Ya da belki, kırlangıçlar gibi, sadece göç etmek zorundaydı. Aşk, bir ağaç gibidir, diye geçirdi içinden. Kökleri ne kadar derinse, dalları o kadar gökyüzüne uzanır. Ama fırtına geldiğinde, en güçlü ağaçlar bile sarsılır. Onun fırtınası, sessizce gelmiş, her şeyi alıp götürmüştü.
Pencereden bir esinti geldi; perde, bir yelken gibi dalgalandı. Sanki uzaklara, bilinmeyen bir denize çağırıyordu. Ama o, yerinden kımıldamadı. Kırlangıçlardan biri, pencerenin önündeki dala kondu. Minik gözleri, Şafak’ın gözleriyle buluştu. Sen de mi bir şey kaybettin?diye sorduğunu hatırladı, sessizce. Kırlangıç, başını çevirdi ve uçup gitti. Geride bir tüy bıraktı, yavaşça süzülerek toprağa düştüğünden emin olduğu bir tüy. O tüye baktı. Beyaz, narin, ama bir o kadar da yalnız. Bazı şeyler, ait olduğu yerden kopar ve bir daha geri dönemez.
Koltuğa çöktü. Elleri titriyordu; ama bu, soğuktan değil, içinde biriken ağırlıktandı. Kalbi, bir saat gibi atıyordu, ama her tik, biraz daha yavaştı. Zaman, bir nehir gibi akmaz bazen, diye düşündü. Bir göl gibi durgun, bir bataklık gibi ağır olur. Kadınla geçirdikleri son geceyi hatırladı. Onun gözleri, bir fener gibi parlıyordu; ama o ışık, Şafak’a değil, başka bir ufka doğruydu. Belki de o, zaten gitmişti, diye düşündü. Ben sadece, gölgesini tutmaya çalıştım.
Kırlangıçlar, gökyüzünde bir halka oluşturmuş, dönüyordu. Sanki bir veda ritüeliydi bu. Onların dansını izlerken, göğsünde bir sızı hissetti. Nefesi, bir ip gibi inceliyordu. Elini kalbine götürdü; ama bu, bir yara değil, bir teslimiyetti. Aşk, bir kırlangıç gibidir, diye düşündü yeniden. Uçar, ama bir gün kanatları yorulur. Onun kanatları, artık taşıyamıyordu.
Pencereye doğru bir adım attı. Ama bacakları, sanki toprağa gömülmüştü. Gözleri, çınara takıldı. Kırlangıç, dalda bir kez daha öttü; bu kez, sesi bir ninni gibiydi. Dudaklarında bir gülümseme belirdi. Belki de her son, bir başlangıcın gölgesidir, diye düşündü. Ama bu başlangıç, onun bildiği dünyada değildi. Nefesi, bir tüy gibi hafifledi; kalbi, son bir atışla sustu.
Yavaşça ve susarak ve sindirerek yere yığıldı. Eli, hâlâ fincanın sapını tutuyordu. Kahve, halıya damladı; bir leke, bir anı, bir veda. Kırlangıçlar, gökyüzünde dönmeye devam etti. Ev, sessizdi; ama bu sessizlik, artık bir boşluk değil, bir tamamlanmaydı. Çınarın dalları, rüzgârda sallandı. Bir yaprak, yavaşça yere düştü; toprağa karıştı, sanki Şafak’ın son nefesiyle birleşti.
O sırada, masadaki telefon titredi. Ekran, bir isimle parladı: Kadın. Çağrı, cevapsız kaldı. Telefon, birkaç kez daha çaldı, sonra sustu. Bardak, masada yalnız başına parlıyordu; tozları silinmiş, ama artık dokunanı olmayan. Kırlangıç, dalda son bir kez öttü ve gökyüzüne yükseldi. Özgürlük, bırakmaktır, diyordu sanki. O özgürlüğü bulmuştu ne bir zincirne bir yara kalmıştı geride.
Bahçe, sessizce nefes alıyordu. Çınar, kökleriyle toprağı kucakladı. Evi, bir anının gölgesi oldu. Kırlangıçlar, başka dallara kondu; ama çınarın gölgesi, hâlâ hikayesini fısıldıyordu gelip geçenlerin kulaklarına. Hayat, bir tüy gibidir, diyordu o gölge. Rüzgârla süzülür, ama bir gün toprağa döner. Toprağa dönmüştü; ama gökyüzü, onun kanatlarının izini taşıyordu.
Yağmur artık yağmıyordu …
Sizlere Gelecekte Görüşmek Üzerine Meydan Okuyorum.
O Arada Görüşelim…

