Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

KİMSE OKUMUYOR AMA BİZ HALA YAZIYORUZ

Merhaba sevgili okurlar… Ya da daha doğrusu, merhaba sevgili boş

Merhaba sevgili okurlar… Ya da daha doğrusu, merhaba sevgili boş sayfam, çünkü bu yazıyı okuyan bir Allah’ın kulu dahi olacağını sanmıyorum! Mahalli gazetelerin içler acısı köşe yazarlığı dünyasına hoş geldiniz; biz burada kalem oynatırız, mürekkep harcarız, klavyelere abanırız ama nafiledir sonuç! Yazılarımız, çay bardaklarının altına altlık olmaktan ya da balık sarmaya yaramaktan öteye gidemez. Birçok insan sizin köşe yazınızda paylaştığınız bir cümleyi alır kullanır herkes beğenir fakat o sözün altında sizin isminiz geçmez bile. Çünkü siz küçük, okuyucusu yok denecek kadar az bir gazetede köşe yazarlığı yapmaktasınızdır ve sizin hiçbir çekiciliğiniz yoktur. Ulusal gazetelerde çalışan ya da namlı, adı sanı bilinen insanların gideri ve getirisi daha fazladır.

Bir gün denkleştim bir platformda kendi sözümle. Hanımefendi paylaşmış Özdemir Asaf ismi ile. Mesaj attım dedim ki “benim evladım bu satırlar, bana haksızlık etmekle kalmamış öldürüp gömmüşsünüz bir de”. “Yalan dedi bana, yalancısın, sadece benimle tanışmak için kullandığın taktik bu”. O sözün olduğu köşe yazımın linki yolladım tarihi ile tarihçesi ile fakat aylar geçmesine rağmen görmedi, cevap verilmedi, bu da hoşa gitmedi.

Ne yani aşk adamları sadece ünlüler mi oluyor, aşk adına sevgi adına sözleri sadece medyadaki ünlüler,  ya da tanıdıklarınız mı söylüyor sanıyorsunuz. Filozoflar sadece görsel basından mı peydah oluyor sizce. Neler var yerel medyalarda bir bilseniz. Ya da bir şans evirebilseniz.

Öncelikle şunu bir netleştirelim: Mahalli gazete köşe yazarı olmak, bir nevi hayalet avcılığına benziyor. Ortalıkta bir şeyler yazıyorsun, bir şeyler anlatıyorsun, ama kimse seni ciddiye almıyor. “Yahu, bu adam ne yazmış?” diye merak eden bir kişi bile çıkmıyor. Düşünsenize, yazınızı yazıyorsunuz, gazete basılıyor, mahallenin bakkalı Hüseyin Abi alıyor gazeteyi, ama o bile sadece spor sayfasını okuyor. Senin köşe yazın mı? O, en iyi ihtimalle kasapta kıyma paketi olarak geri dönüyor.

Geçenlerde bir arkadaşım, “Abi, senin yazılardan naber?” diye sordu. Ben de dedim ki, “Valla, naber dedikleri yerde, bizim yazılar kuantum fiziği makalesi gibi muamele görüyor. Varlar, ama kimse anlamıyor!” Gerçekten de öyle. Şehirde bir dedikodu çıksa, anında herkesin dilinde. Ama sen kalk, o dedikoduyu köşe yazında analiz et, sosyolojik çıkarımlar yap, iki metafor sıkıştır… Sonuç? Tık yok. Sinek avlıyorsun. En yakın arkadaşların bile senin yazını okumak yerine Whats App gruplarında “Günaydın” mesajı paylaşmayı tercih ediyor.

Bir keresinde, tamamen deneme olsun diye, köşe yazıma şöyle bir başlık attım: “Mahallemizin Kedileri ve Evrensel Barış Üzerine”. Evet, bayağı saçmaladım. Kedilerin miyavlamasından dünya barışına nasıl ulaşılır, onu yazdım. Sonra bekledim, “Acaba biri çıkıp da ‘Bu ne saçma yazı!’ der mi?” diye. Yok, vallahi yok! Ne bir tepki, ne bir yorum, ne de bir “Yahu, sen ne içtin?” mesajı. Anladım ki, yazılarım bir nevi paralel evrende yaşıyor. Orada belki birileri okuyordur, kim bilir? Belki uzaylılar, belki gelecek nesiller… Ama şu an, bu mahallede? Sadece bir Naber!

Bir de şu var: Biz köşe yazarları, bir nevi kendi kendimize terapi yapıyoruz. Yazarken içimizi döküyoruz, oh mis! Mesela, geçen hafta belediyenin çöp toplama saatlerinden yakındım. Öyle bir yazdım ki, sanki Victor Hugo’nun Sefiller’ini yeniden kaleme aldım. “Ey çöp kamyonu, neden gecikiyorsun? Bu şehir, senin ihmalkarlığın yüzünden kokuya boğuluyor!” dedim. Edebi bir başyapıt, değil mi? Ama ertesi gün mahallede bir Allah’ın kulu çıkıp da, “Yahu, sen ne güzel yazmışsın!” demedi. Çöp kamyonu bile daha çok ilgi gördü, çünkü o en azından gürültü yapıyor!

 

Peki, neden yazmaya devam ediyoruz? İşte burası işin en komik kısmı. Sanırım biz mahalli köşe yazarları, bir nevi Don Kişot’larız. Yel değirmenlerine karşı kalem sallıyoruz. Okunmadığımızı bile bile yazıyoruz, çünkü içimizde bir umut var: “Ya bir gün biri okursa?” Ya bir gün mahallenin gençlerinden biri, mesela lise son sınıftaki Mert, tesadüfen bizim yazıyı görürse? “Vay be, bu amca ne güzel yazmış!” derse? İşte o an, tüm bu yalnızlık, tüm bu sinek avlama seansları anlam kazanacak. Ama tabii, Mert şu an muhtemelen telefonda *TikTok* videoları izliyor, o yüzden bu hayal biraz uzak.

Bir de işin gazete boyutu var. Bizim mahalli gazeteler, adeta bir zaman kapsülü gibi. 90’ların tasarım anlayışıyla basılıyorlar hala. Yazılarımız, 12 punto Times New Roman fontuyla, sıkış tepiş bir sayfaya sığıyor. Yanında da ya bir esnaf ilanı, ya da belediye başkanının gülümsediği bir fotoğraf. Düşünsenize, sen yazını yazıyorsun, canını dişine takıyorsun, ama gazetenin en dikkat çeken şeyi, “Hacı’nın Lahmacun Salonu – Alo Paket Servis” ilanı oluyor. Hacı Abi kazanıyor, sen kaybediyorsun. Hayat işte!

Bazen düşünüyorum da, belki de yazılarımızın okunmamasında bizim de suçumuz var. Belki de fazla ciddi yazıyoruz? Mesela, geçenlerde bir yazımda mahallenin kaldırım taşlarının düzensizliğinden bahsettim. “Bu taşlar, adeta hayatın metaforu!” dedim. Ama kime ne, yahu? Mahalleli, kaldırım taşına takılıp düşmediği sürece o taşları fark etmiyor bile. Belki de bir dahaki sefere şöyle bir yazı yazmalıyım: *“Kaldırım Taşları ve Şehrin En kazanan Simitçisi”*. Hem esnafı överim, hem de okunma şansım artar. Ne dersiniz?

Tabii, bu işin bir de duygusal boyutu var. Yazılarımız okunmasa da, biz yazarken kendimizi önemli hissediyoruz. Hani, “Ben köşe yazarıyım!” dediğinde bir havalı duruş geliyor insana. Mahalle kahvesinde çay içerken, “Gazetede yazım çıktı,” diye laf arasında çaktırmadan söylüyorsun. Ama karşındaki adam, “He, iyi, iyi,” deyip muhabbeti futbol maçına getiriyor. Senin edebi çaban, onun gözünde Beşiktaş-Galatasaray maçının penaltı pozisyonu kadar bile değerli değil. İşte o an, köşe yazarlığının, üzerime yapıştırmış olduğu yalnızlığı iliklerime kadar hissediyorum.

Neyse, sevgili okurlar – ya da sevgili boşluk, çünkü büyük ihtimalle bu yazıyı da kimse okumayacak – biz yazmaya devam edeceğiz. Çünkü bu bizim kaderimiz. Mahalli gazetenin arka sayfasında, küçük bir köşede, kendi kendimize mırıldanacağız. Belki bir gün biri çıkar, yazılarımızı keşfeder. Belki bir gün, mahallenin bakkalı Hüseyin Abi, spor sayfasını bitirdikten sonra yanlışlıkla bizim yazıya göz atar. O gün, zafer bizim olacak!

Ama o zamana kadar, kalem elimizde, klavye önümüzde, yazacağız. Okunsun ya da okunmasın, biz bu oyunu oynuyoruz. Çünkü ne demişler? “Yazmasan ölürsün, okunmasan… Eh, o da olur!” Hadi, bir dahaki yazıda görüşürüz. Ya da görüşmeyiz, kim bilir?

Okunsun da böyüsün neeenniii!

Sizlere Gelecekte Görüşmek Üzerine Meydan Okuyorum.

O Arada Görüşelim…