Ve şimdi, sensizliğin bu ilk sabahında, o cam kırıklarının arasında oturuyorum. Her bir parça, seninle geçirdiğim günlerin bir yansıması gibi. Keskin, soğuk ve acı verici. Elimle dokunmaya çalışsam kanatacakmış gibi hissediyorum, ama yine de gözlerimi alamıyorum onlardan. Sanki her kırıkta bir anımız saklı; kahkahalarımız, sessizce birbirimize baktığımız o uzun dakikalar, ya da sadece yan yana oturup kahve içtiğimiz sıradan ama bir o kadar değerli anlar. Belki de bu kırıklar bir gün yeniden birleşir diye umuyorum ya da ummuyorum, ya da ummak istemiyorum. Çünkü öyle bir canımı acıttın, öyle bir kanattın ki beni, yaratılmış tüm musluklar taşısa suyu, söndüremez bahtımın orta yerindeki düzensiz yangını. Tam eskisi gibi olmasa da, başka bir şekle bürünüp yine bir bütün haline gelir belki. Ama şu an, sadece kırıklar var ve ben onların arasında kaybolmuş gibiyim.
Evimiz sessiz şimdi. Kahve makinesi bile suskun, sanki senin gidişine o da küsmüş gibi. O fincan hâlâ lavaboda, öylece duruyor. Yıkamak istiyorum, ama her seferinde elim geri çekiliyor. Sanki o fincanı yıkarsam, senin burada olduğuna dair son izi de yok etmiş olacağım. Dudaklarının değdiği o yerler, hâlâ sıcaklığını taşıyor gibi geliyor bana. Aptalca belki, ama o fincan artık sıradan bir eşya değil; seninle geçirdiğim zamanın bir sembolü, adeta bir kutsal emanet, saat başı tavaf edilmesi gereken. Onu elimde tutarken, seninle geçirdiğim sabahları hatırlıyorum. Uykulu gözlerle mutfağa geldiğinde, kahveni nasıl da özenle hazırlar, sonra bana gülümseyerek uzatırdın. Şimdi o gülümseme yok ve ben bu evin her köşesinde onun boşluğunu hissediyorum. Saksılar hem nemli, oysaki bir aydır sulamıyorum bahtımın karası varlıkları, onlarda üzgün sebep sabrım, sanırım gök girmiş saksının içine de seni teselliyle boğmuş küçük bir kara parçasında.
Sana bağımlıydım, evet, bunu itiraf ediyorum. Ama bu bağımlılık, sandığın gibi bir zayıflık değildi. Seninle geçirdiğim her an, beni daha güçlü, daha canlı kılıyordu. Sen yanımdayken, dünya başka bir yer gibiydi; renkler daha parlak, sesler daha yumuşak, hayat daha anlamlıydı. Şimdi ise her şey solgun, her şey gri. Ama biliyorum, bu his de geçecek. Hayat böyle değil mi zaten? Acılar gelir, bir süre kalır, sonra yavaşça silinir. Senin bana öğrettiğin şeylerden biri de bu oldu galiba: hiçbir şey sonsuza dek sürmez, ne mutluluklar ne de acılar. Biter en mutlu anlar ve gider en çok sevilen taraflar, Ama geriye kalan anılar, işte onlar hep bizimle kalır.
Sen giderken, içimde bir şey kırıldı, bunu tarif edemem. Gözlerimin önünde bir ceylanın vuruluşunu gördüm sanki. O masum, o narin hayvan, bir anda yere yığılıverdi. Ve ben, o ceylan oldum o an. Senin gidişinle birlikte, sanki bir avcı beni de vurdu, kalbimden yaraladı. Kanlar içinde yatarken, yanında olmayı diledim. Ama sonra düşündüm; sen burada olmasan da, bana bıraktığın şeyler hâlâ benimle. Senin sevgin, bana güç veren o sıcacık his, içimde bir yerlerde yaşamaya devam ediyor. Belki de kutsallık dediğim şey buydu: senin bana hissettirdiklerin, beni ben yapan, beni sana yapıştıran, ayrıştıran, kopartan, bölen ve öldürürken süsleyen ve bende seni, sende beni öldüren o duygular.
Yedi parça dedim ya, sen onlardan biriydin. Hayatım boyunca aradığım, beni tamamlayacak o yedi parçadan biri. Belki de bu, ruhumun farklı köşelerini temsil eden bir hayal. Bir parça cesaretim, bir parça neşem, bir parça sabrım… Ve sen, sevgimdin, tutkumdun. Sen yanımdayken kendimi tam hissediyordum, hiçbir şey eksik değildi. Velev ki dünyada ki tüm oyuncaklara sahip çocuktum. Ama şimdi, senin gidişinle o parça kayboldu sanki. Yine de, bu eksiklik bana bir şey öğretiyor: belki de diğer parçalarımı daha iyi tanımalıyım. Belki de senin yokluğun, bana kendimi yeniden bulma şansı veriyor.
Bu ayrılık, yaşlı bedenimi yordu, inkâr edemem. Sanki her adımda biraz daha ağırlaştım, her nefeste biraz daha zorlandım. Ama bir yandan da, bu acı bana bir şey kattı. Hayatın ne kadar kırılgan olduğunu, sevdiklerimize ne kadar sıkı sarılmamız gerektiğini hatırlattı. Senin gidişin, bana her anın kıymetini bilmeyi öğretti. Belki de bu, senin bana son hediyendi: hayata başka bir gözle bakmamı sağlamak. Acıyla büyümeyi, acıyla olgunlaşmayı öğreniyorum şimdi.Yokluğun ilmik ilmik örüyor, ruhumu, sil baştan, ta en baştan, her seferinde hikâyenin başladığı ilk saniyeye büyük yolculuk.
Bu satırları yazarken, seni düşünüyorum. Bir yerlerde, belki bir kahve içiyorsundur, belki gülüyorsundur. Ve belki, çok küçük bir ihtimalle de olsa, beni hatırlıyorsundur. Bilmiyorum, belki bu yazıyı hiç okumayacaksın. Ama haberin ola, sen benim için hep özel kalacaksın. Gidişinle içimde bir boşluk açıldı, evet, ama o boşluk bile seninle dolu. Seninle geçirdiğim her an, her küçük detay, hâlâ zihnimde capcanlı. Dönüp duran bir fırıldak gibi heyecanlı ve somurtkan bir çocuk misali ufuklu.
Ve şimdi, o fincanı yıkama vakti geldi sanırım. Ama bu sefer korkmuyorum. Onu yıkamak, senin izlerini silmek anlamına gelmeyecek. Aksine, yeni bir sayfa açmak olacak. Belki yarın sabah, başka bir fincanda kahve yaparım kendime. O kahve, yeni başlangıçların tadını taşır belki. Seninle yaşadıklarım hep kalbimde olacak, ama hayat devam ediyor. Ve ben, senin bana öğrettiğin güçle, bu hayata tutunacağım.
Haberin ola, sen benim için bir dönemin en güzel parçasıydın. Ama artık, kendi yolumu çizme zamanı. Senin bana bıraktığın bu özgürlükle, kendimi yeniden inşa edeceğim. Anılarınla, sevginle, ama en çok da kendi gücümle. Teşekkür ederim, bana kattığın her şey için. Ve hoşça kal, en azından şimdilik.
Sizlere Gelecekte Görüşmek Üzerine Meydan Okuyorum.
O Arada Görüşelim…

