Diplomaside bazen en önemli şey ne söylendiği değil, kimin ne zaman geldiğidir.
Bir hafta arayla iki büyük lider Pekin’de. Önce Donald Trump, şimdi Vladimir Putin. Resmî açıklamalar farklı olabilir, takvimler önceden hazırlanmış olabilir ama uluslararası siyasette zamanlama çoğu zaman mesajın kendisidir.
Ve bu kez mesaj oldukça açık görünüyor:
Dünya, Çin’in kapısını çalıyor.
Bir zamanlar küresel sistemin merkezinde yalnızca Washington vardı. Bugün ise tablo daha karmaşık. Hem ABD hem Rusya, farklı gerekçelerle ama aynı hedefle Pekin’le ilişki kurmak istiyor. Çünkü artık China yalnızca ekonomik bir güç değil; diplomatik ağırlığı da her geçen yıl artıyor.
Trump’ın ziyareti beklenti yaratmıştı. Ticaret, Ukrayna, İran… Başlıklar büyüktü. Ancak sonuçlar sınırlı kaldı. Büyük açıklamalar yapılmadı, tarihi anlaşmalar çıkmadı. Bu durum şu soruyu yeniden gündeme taşıdı: Çin gerçekten taraf seçmek istiyor mu?
Muhtemelen hayır.
Çünkü Pekin’in son yıllardaki en dikkat çekici stratejisi, taraf olmak yerine merkez olmak.
Şimdi sıra Putin’de.
Kremlin’in kullandığı ifade dikkat çekici: “ayrıcalıklı ortaklık.” Bu cümle aslında son yıllarda Rusya’nın nasıl değiştiğini de anlatıyor. Bir dönem Avrupa ile ekonomik bağlarını büyüten Moskova, bugün giderek daha fazla doğuya yönelmiş durumda.
Putin’in heyeti de bunu gösteriyor.
Beş başbakan yardımcısı, bakanlar, yatırım çevreleri, merkez bankası… Bu sadece diplomatik ziyaret değil; aynı zamanda ekonomik temas arayışı. Çünkü Russia artık Çin’i yalnızca stratejik ortak olarak değil, ekonomik çıkış kapısı olarak da görüyor.
Ve burada asıl soru ortaya çıkıyor:
Bu ilişkide gerçekten eşit iki ortak mı var?
Kâğıt üzerinde öyle görünüyor olabilir. Ama ekonomik veriler, ticaret akışı ve küresel etki düşünüldüğünde denge giderek Pekin lehine değişiyor. Rusya enerji satıyor, Çin pazar sunuyor. Rusya siyasi destek arıyor, Çin alan kazanıyor.
Öte yandan Washington da bunu görüyor.
ABD’nin Çin ile rekabeti artık sadece ekonomi üzerinden değil; teknoloji, güvenlik, diplomasi ve nüfuz alanları üzerinden ilerliyor. Bu yüzden Trump’ın ziyareti ile Putin’in ziyareti birbirinden bağımsız görünse bile aynı satranç tahtasında oynanıyor.
Xi Jinping açısından bakıldığında ise tablo daha rahat.
Bir tarafta yaptırımlar altında yeni ortaklıklar arayan Moskova. Diğer tarafta küresel liderliğini korumaya çalışan Washington.
Ve ikisi de Pekin’in dikkatini çekmeye çalışıyor.
Belki de artık soru “Çin kimi seçecek?” değil.
Asıl soru şu:
Çin gerçekten bir taraf seçmeye ihtiyaç duyuyor mu?
Çünkü bazen en güçlü oyuncu, masaya en son oturan değil; herkesin kendi masasına gelmesini sağlayandır.

