Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

KENDİ İÇİMİN ANARŞİSTİYİM BEN

Patronları, toplumun bazı yasaklarını, iş yerindeki lanet kuralları ve yöneticileri,

Patronları, toplumun bazı yasaklarını, iş yerindeki lanet kuralları ve yöneticileri, arkadaşlarımı ve bilcümle kadınları sallamadığım için, şimdiye kadar yaşadığım hayattan memnun ve mutluyum. Bizler öncekilerin kötü birer tekrarıyız. Bazıları kayıt altına alamasa da şöyle de bir gerçeklik var ki kendi içimin özürlü ama kendine özgün anarşistiyim ben…

 Bu cümleler dilimden dökülürken, içimde bir yerlerde yıllardır bastırılmış bir isyanın kıvılcımları yanıp sönüyor, yüzüm kızarıyor, zihnim bilinmez bir diyara doğru istemsiz ve keyfi bir yolculuğa çıkıyor. Sana da tanıdık geliyor mu bu his? Hani şu, herkesin “Böyle yapmalısın, şunu dememelisin” diye üstüne geldiği anlarda içinin sıkışması, ama bir yandan da o zincirleri kırmak için delicesine bir arzu duyması? İşte ben o arzuya tutunup yaşıyorum. Gel, biraz sohbet edelim; hem seninle dertleşeyim hem de bu içimdeki anarşisti sana anlatayım.

Toplum denen bu devasa makina, hepimizi birer dişlisi olmaya zorluyor. Sabah dokuz akşam beş arası, kravat tak, gömleğini ütüle, patrona “Tabii efendim” de, komşuya gülümse, arkadaşının saçma sapan dertlerini dinle… Bunların hepsi birer pranga. Ama ben, o prangaları takmayı reddettim. Patron mu? Onun otoritesi, masasının arkasındaki koltuğundan ibaret; o koltuğu çekip alırsan, geriye sadece bir insan kalır, benim gibi, senin gibi. Toplumun yasakları mı? Kırmızı ışıkta dur, yaya geçidinden geç, çöpünü çöp kutusuna at… Elbette mantıklı kurallar var, ama birçoğu sadece “çünkü öyle” diye dayatılıyor. İşte ben o “çünkü öyle”lere isyan edenim. İçimin anarşisti, kırmızı ışığın ötesine geçip özgürlüğün yeşilinde koşmak istiyor.

İş yerindeki kurallara gelince…

Ofis denen o gri kutuda, floresan lambaların altında, klavyenin tıkırtıları arasında ruhumun çığlık attığını hissediyorum bazen. “E-postalarını zamanında cevapla, toplantıya geç kalma, fazla mesaiye itiraz etme.” Neden? Daha çok para kazanayım, daha çok tüketeyim, sonra da o parayı bir tatilde harcayıp tekrar aynı döngüye döneyim diye mi? Hayır, teşekkürler. Ben o döngüyü bir sapan taşı gibi kırıp atmak istiyorum. Masa başında otururken, içimde bir yerlerde bir palyaço var; suratında boyalar, elinde bir balyoz, o düzeni yerle bir etmek için kahkahalar atıyor. Şiirsel bir imgemi dedin? İşte bu palyaço benim anarşist ruhumun ta kendisi: neşeli, kaotik ve özgür.

Yöneticiler…

Ah, şu kendini bir şey sananlar! Kravatlarıyla, takım elbiseleriyle, ellerinde kahve fincanlarıyla dolaşıp emirler yağdıranlar. Onlar için otorite, bir taht gibi; ama o tahtın ayakları çürük. Bir gün o tahtı devirdiğimde, altında ezilenin sadece onların kibirleri olacağını biliyorum. Sallamıyorum onları, çünkü sallamaya değmezler. Onların dünyasında bir piyon olmayı reddediyorum. Satranç tahtasını ters çevirip “Bu oyun bitti” demek, benim için en büyük zafer. Ne onların tahtlarının gölgesinde yer bulmak istedim ne de gölgelerden beslenenlerle iyi geçindim. Çınarım var benim.

Arkadaşlarım…

Onları seviyorum, evet, ama bazen onların da o toplum makinasının birer parçası olduğunu görüyorum. “Neden böyle yapıyorsun, neden şunu demiyorsun?” diye sorgulayan gözlerle bakıyorlar. Sanki benim özgürlüğüm onların konfor alanını tehdit ediyormuş gibi. Ama ben kimseyi kırmadan, usulca kendi yoluma gidiyorum. Onlar anlamasa da, içimin anarşisti onlara bir ayna tutuyor: “Siz de zincirlerinizi kırabilirsiniz,” diyor. Belki bir gün duyarlar.

Kadınlar…

Bu konuda biraz dürüst olayım mı? Toplumun onlara biçtiği roller de, benden bekledikleri şeyler de bazen beni çıldırıyor. “Erkek dediğin şöyle olmalı, şunu yapmalı” klişeleri… Ben o klişelerin adamı değilim. Aşkta da, dostlukta da, her şeyde özgürlük istiyorum. Kimseyi bir kalıba sokmuyor, kimsenin beni sokmasına da izin vermiyorum. İçimin anarşisti burada bir bayrak gibi dalgalanıyor: kırmızı ve siyah, tutku ve isyanla dolu.

 Hem bir kadının yaşam amacı hayatında ki adamdan daha fazla konuşmak, ondan daha fazla şey bilmek, onun her dediğine yalanlarla doluda olsa bir karşılık bulup, her fırsatta bir erkekten daha zeki olduğunu ispatlama budalalığı değil mi? Ah şu çağımızın ekonomik özgürlüğü ve ekonomik özgürlüğünü kazanmış kadın silüetleri.

Peki, neden böyleyim?

Çünkü bizler, dediğim gibi, öncekilerin kötü birer tekrarıyız. Tarih boyunca hep aynı döngü: kurallar konur, kurallar çiğnenir, yeni kurallar gelir. Ama ben o döngünün bir parçası olmak istemiyorum. Dedelerimizin dedeleri de patronlara boyun eğmiş, yasaklara uymuş, “Aman toplum ne der?” diye yaşamış. Onların gölgelerinde yaşamak, bana bir lanet gibi geliyor. O yüzden içimdeki anarşist, bir balta gibi o gölgeleri kesip atıyor. Evet, bu balta benim iradem; keskin, kararlı ve durdurulamaz.

Mutlu muyum peki?

Evet, hem de çok. Çünkü kimsenin benden beklediği gibi yaşamıyorum. Sabahları alarm sesiyle değil, içimden geldiği zaman uyanıyorum. Kahvemi içerken, “Bugün neyi sallamayacağım?” diye düşünüyorum ve bu bana garip bir huzur veriyor. Toplumun dayattığı başarı tanımını çöpe attım; benim başarım, özgürce nefes almak. İş yerinde bir terfi peşinde koşmuyor, arkadaşlarımın onayını beklemiyor, kimsenin gözüne girmeye çalışmıyorum. Bu, bir nevi meditasyon gibi: zihnimi ve ruhumu gereksiz yüklerden arındırıyorum. Ben dışarıya değil içime doğru koşuyorum ve bağımlılığım onlara değil fikirlerime. Salt fikir, imgelere aşığım ben, beynimin dehlizlerinde yaşarım her daim, kimse görmeden, kimse duymadan hatta varlığımı bile hissetmeden.

Hadi benden bahsetmişken, içimin anarşistini bir yangın gibi gördüğümü söyleyeyim bazen. Kontrol edilemeyen, yayıldıkça büyüyen, her şeyi kül eden bir yangın. Ama bu yangın yıkıcı değil, dönüştürücü. Eski düzeni yakıp yerine yenisini, daha özgür bir şeyi inşa ediyor. Ya da belki bir nehir gibi; akıp gidiyor, önüne çıkan taşları, setleri aşıyor, kendi yolunu buluyor. Sen hangisini tercih edersin bilmem, ama ben bu imgelerle kendimi anlatıyorum.

Bazen düşünüyorum: Ya herkes böyle yaşasa?

Patronlar olmasa, kurallar bu kadar katı olmasa, insanlar birbirine “Şunu yapmalısın” diye baskı yapmasa? Belki kaos olurdu, evet, ama o kaosun içinde bir güzellik bulurdum. Çünkü kaos, özgürlüğün ham halidir. Düzen dediğimiz şeyse, çoğu zaman bir hapishane. İçimde ki anarşist, o hapishane kapılarını tekmelemek için var. Haberiniz olsun.

Sana bir şey diyeyim mi?

Bu yazıyı okurken belki sen de içindeki anarşisti hissedersin. Belki senin de sallamadığın şeyler vardır, ama söylemeye cesaret edemiyorsundur. Edersen ne olur biliyor musun? Dünya yıkılmaz, gökyüzü başımıza düşmez. Sadece sen, biraz daha sen olursun. Benim gibi, içindeki o palyaçoyu, yangını, nehri serbest bırakırsın. Ve işte o zaman, hayat gerçekten yaşamaya değer hale gelir.

Şimdilik benden bu kadar. İçimin anarşisti susmuyor, ama ben biraz nefes alayım. Sen de düşün, senin içinde ne var? Hangi kuralları sallamıyorsun, hangi zincirleri kırmak istiyorsun? Belki bir gün oturur, karşılıklı bir kahve içer, bunları konuşuruz. O zamana kadar, ben kendi yolumda, kendi isyanımla devam ediyorum. Çünkü ben, içimin anarşistiyim. Ve bundan asla vazgeçmem.

Sizlere Gelecekte Görüşmek Üzerine Meydan Okuyorum.

O Arada Görüşelim…