Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Sessiz Yığınlar İmparatorluğu: Küresel Proje ve Türkiye’nin Kaybedilen Gençliği

Siyaseti konuştuk, sivil toplumu konuştuk, liyakatsizliği, koltuk mülkiyetini, idari dükalıkları,
Siyaseti konuştuk, sivil toplumu konuştuk, liyakatsizliği, koltuk mülkiyetini, idari dükalıkları, onay tiyatrosunu konuştuk.
Ama tüm bunların üzerinde, daha derin ve daha karanlık bir gerçek var. Bu gerçeği konuşmazsak, yazdıklarımızın hepsi havada kalır.
Her partinin yönetimi sessiz onaycılar istiyor
Bugün Türkiye’de sol da bunu ister, sağ da. İktidar da bunu ister, muhalefet de.
Bir parti yönetiminin en büyük hayali nedir?
Sorgulamayan, eleştirmeyen, sadece alkışlayan ve oy veren üyeler.
Toplantıya gelsin, el kaldırsın, çıksın.
Ama soru sormasın. Rapor istemesin. Hesap sormasın.
Parti yönetimleri, liyakatli, sorgulayan, yetkinlik isteyen üyeler istemez. Çünkü onlar tehlikelidir. Onlar koltuğu sallar, statüko dağılır, onay tiyatrosu bozulur.
İstenen profil: Sessiz, onaylayan, sadık, minnet duyan, beklentisi olmayan bir yığın.
Dünyanın elitleri de aynı şeyi yapıyor
Bu sadece Türkiye’nin hastalığı değil. Bu küresel bir yönetim stratejisidir.
Dünyanın ekonomik ve siyasi elitleri, her ülkede aynı şeyi inşa ediyor:
Yönetilebilir, tüketen, eğlenen ama düşünmeyen, sorgulamayan bir kitle.
Çünkü sorgulayan insan:
•     Vergisini sorgular
•     İşçi haklarını sorgular
•     Savaşları sorgular
•     Adayı sorgular
•     Sistemi sorgular
Ve sorgulayan insan yönetilemez.
Bu yüzden dünyanın dört bir yanında eğitim sistemleri dönüştürüldü. Eleştirel düşünme ders programlarından çıkarıldı. Yerine ezber, test çözme, uyum, itaat konuldu.
Bu bir komplo teorisi değil. Açık bir projenin ürünüdür.
Türkiye’de bu proje, son 20 yılda hızla uygulandı.
•     Üniversiteler etkisizleştirildi. Akademisyen susturuldu. Araştırma kültürü çökertildi.
•     Medya tek elden yönetilmeye başlandı. Muhalif ses ya yok edildi ya da gürültüye boğuldu.
•     Sivil toplum kuruluşları ya tasfiye edildi ya da yandaşlaştırıldı. Gerçek STK’lar nefes alamaz hale geldi.
•     Meslek odaları işlevsizleştirildi. Denetim yetkileri alındı. Sesleri kısıldı.
•     Yargı siyasallaştırıldı. Hukuk değil, talimat işler hale geldi.
Tüm bu yapıların ortak özelliği: Toplumu denetleyen, sorgulatan, hesap sorduran yapılar olmalarıydı.
Hepsi teker teker etkisizleştirildi.
Geriye ne kaldı?
Sessiz, örgütsüz, kurumsal dayanağı olmayan, bireyselleşmiş, yalnızlaşmış bir yığın.
Bu yığın, artık hiçbir kurumun arkasında durmuyor. Çünkü güvenebileceği bir kurum kalmadı.
Geçen yıl bu tablo kötüydü. Bu yıl daha kötü. Ve önümüzdeki yıl çok daha kötü olacak.
Bugün Türkiye’de genç bir bireye soruyorum:
“En son ne zaman bir kitap okudun?”
Sessizlik.
“En son ne zaman bir belgesel izledin?”
Sessizlik.
“En son ne zaman bir siyasetçiye gidip bir sorunu anlattın?”
Gülüyor.
Çünkü bu gençlik, sanal oyun oynamak için yaratılmış bir nesil olarak yetiştiriliyor.
Oyunlar, algoritmalar, sonsuz kaydırma, 15 saniyelik videolar, anlık tatmin, düşünme sıfır.
Sonuç:
Hiçbir şeyden anlamayan, hiçbir konuda fikir üretemeyen, ürettiği fikri savunamayan, sorgulama kası körelmiş bir gençlik.
Ve bu gençlik, 10 yıl sonra Türkiye’yi yönetecek.
Peki onlar neyi yönetecek? Nasıl yönetecek?
Cevap:
Hiçbir şeyi. Onlar da yönetilecek, tıpkı bugün yönetildikleri gibi.
Farkındalığı gelişmiş insan bulmak neredeyse imkânsızlaşıyor
Bugün bir kurum, bir parti, bir belediye, bir vakıf için gerçekten iş yapacak, fikir üretecek, sorgulayacak, hesap soracak birini bulmak neredeyse imkânsız hale geldi.
Çünkü 20 yıllık sistematik çalışma, bu insan profilini yok etti. Yok edilmese bile, etkisizleştirildi, sindirildi, tükendi.
Kalanlar ise ya sistemin parçası olmayı kabul eden sessiz onaycılar ya da tamamen çekilmiş, “bana ne” diyen bireyler.
Aradaki o dinamik, sorgulayan, üreten, dönüştüren kesim yok oluyor.
Bu tabloyu değiştirmek için büyük, parlak, devrimci sözlere ihtiyacımız yok.
Çünkü büyük sözler, bu düzenin de işine gelir. Konuşulsun, tartışılsın, ama bir şey değişmesin.
İhtiyacımız olan şey küçük, sessiz, ama sürekli bir direniş biçimidir:
•     Kendi çocuğunuzu sorgulamayan değil, sorgulayan bir birey olarak yetiştirmek.
•     Okuduğunuz kitabı, önünüzdeki gence önermek.
•     Bir STK’da veya meslek odasında yönetici adayına “tüzüğü okudun mu, projen ne?” diye sormak.
•     Seçim öncesi adayları birlikte araştırmak, puanlamak, eleştirmek.
•     İşe alırken liyakati sorgulamak, torpile sessiz kalmamak.
•     Çevrenizdeki bir haksızlığı “bu böyle gelmiş” diye geçiştirmemek.
Bunlar kahramanlık hikâyeleri değil.
Ama sistem sizi kahraman yapmak istemez zaten. Sizi sessiz, itaatkâr, bireysel ve yalnız yapmak ister.
Tam da bu yüzden:
İtaat yerine sorgulamak.
Sessizlik yerine bir cümle söylemek.
Yalnız kalmak yerine bir kişiye dokunmak.
Son söz
Dünyanın elitleri sessiz yığınlar inşa ediyor.
Türkiye’deki siyasi yapılar sessiz onaycılar istiyor.
Kurumlar etkisizleştirilmiş, gençlik sanal oyunlara mahkûm edilmiş, farkındalığı yüksek insan sayısı her gün azalıyor.
Bu yazıyı okuyorsan, belki sen o azalanlardan birisin.
O zaman bir soru sormalısın kendine:
Ben sessiz bir onaycı mıyım, yoksa kırılmaya başlayan bir sessizlik mi?
Çünkü değişim, büyük bir çığlıkla değil;
bir kişinin susmayı bırakmasıyla başlar.