Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

RENKLERİN İNSANLARI

O kadar yoğun bir tempo o kadar çok insan var

O kadar yoğun bir tempo o kadar çok insan var ki bu şehirde insan insanım demeye utanıyor bir zaman sonra…

Bu şehir çok şey artık küçükten öte büyücekten beri.

Bu şehir… hayın şehir, senin şehrin bu şehir ….

Gözlerimi kapattığımda, şehrin gürültüsü yankılanıyor kulaklarımda.

Bir zamanlar, bu karmaşanın içinde kendimi bulduğumda, her şeyin bir anlamı olduğunu sanmıştım.

Ama şimdi, o anlamın, o derinlikteki sessizliğin, yalnızca bir hayal olduğunu fark ediyorum.

O kadar yoğun bir tempo var ki, insanlar birbirine değmeden, yan yana duruyorlar, sanki görünmez duvarlar örülmüş birbirlerinin kalpleri arasındaki o engin düzlüğe.

Herkes bir yere koşuyor, bir şeyler arıyor; ama neyi, neden aradıklarını bile bilmiyorlar.

Sanki şehrin kalbi, bizim kalbimizi de çalmak üzere atıyor, ama biz onun ritmiyle uyum sağlayamadan, sadece birer heykel gibi duruyoruz.

İnsanlar, bu şehrin yüzeyinde yüzüyorlar adeta.

Yüzeydeki o parlak, pırıltılı kabuklar, içlerindeki boşlukları gölgelemek için yeterli değil artık.

Kendimi izliyorum ve fark ediyorum ki, ben de bir parça bu yüzeyin içinde boğuluyorum.

Herkes gibi, ben de kendimi kaybediyorum, kimliğimi unuturken, bu devasa yapının içinde kayboluyorum.

İnsanların yüzlerinde bir maske var; gülümsemeleri, içlerindeki boşluğu gizlemek için.

O Maskenin ardında, kırık bir aynanın yansıması gibi, kendi içimdeki parçalanmışlıkla yüzleşiyorum.

Her taraf insan, her taraf rüzgâr, esenler geçenler ve arsız niyetler. İnsan kadar renk var bu şehirde.

Ve birde renklerin insanı. Ne olduğunu bilmeyen, kimliğine karar veremeyen ve karşına geçen, aynada gördüğü ilk renge sarılan bir ihtiyar.

Bu şehir, küçükten beri büyüdü; ama büyümenin bedeli, ruhun kaybı mı? Her yeni bina, her yeni yol, yeni bir kabuk örüyor üzerimize. Bir kabuk ki, içini göremediğimiz, dışını ise görmeye cesaret edemediğimiz. İçimizdeki boşluk, o kabuğun dışındaki gürültüyle kayboluyor. Şehir, bir devasa hayal kırıklığı, bir yıkık köprü gibi; geçmek isteyenler, sadece kendilerini başka bir boşluğa savuruyorlar. Ve ben, bu kalabalıkta, bir o kadar yalnızlıkla doluyum.

Hayır, bu şehir bana ait değil artık. Bu şehir, hayvanat bahçesindeki bir esir gibi; her bir parça, kendi zincirinde kıvranıyor. Senin şehrin, benim şehrim değil artık, çünkü bizler, burada yaşayanlar, kendimizi kaybettik. Bir şehre ait olmak, bir toprak parçasına sahip olmak değil; o, içimizdeki yangının, sessiz çığlıklarının ve kayıplarımızın toplamıdır. Ve bu toplam, öyle büyük ve karmaşık ki ne kendimizi ne de başka birini bulmamıza izin vermiyor.

Bir zamanlar, bu şehrin sokaklarında yürürken, bir çiçeğin kokusunu alırdım. Şimdi ise, o kokunun yerini, asfaltın ve petrolün kuru ve soğuk kokusu aldı. Çiçekler, bu betonların arasında, gölgede hayatta kalmaya çalışıyorlar belki de. Ama bizler, onların varlığını bile görmüyoruz. Her şey, bu şehrin karnında saklı bir sır gibi, gizemli ve uzak. Kendi içimdeki kıyametle yüzleşirken, şehrin ortasında, bir mezarın üstünde durduğumu fark ediyorum. Herkes bir mezar taşı gibi, kendi hikayelerini taşırken, ben, bu kalabalıkta, kendi hikayemin son sayfasını yazıyorum.

Hayat, bu şehirde bir nehir gibi akıyor; ama nehir, kendini bulamadan akar gider. Herkes, kendi kıyısında duruyor, ama hiç kimse, nehirle bütünleşemiyor. Çünkü, bu şehir, bir aynanın kırık parçaları gibi; her parça, kendi yansımasını arıyor, ama bütünlükten uzak. Ve ben, bu kırık aynanın önünde durup, kendi yansımamı göremiyorum. Kendimi, bu karmaşanın içinde kaybolmuş, bir hayalet gibi hissediyorum; görünmez, ama var olan.

 

Bir gece, gökyüzüne baktım. Yıldızlar, bana uzak ve ulaşılmaz görünüyor artık. Onlar bile, bu şehrin içinde kaybolmuşlar, ya da kaybolmaya alışmışlar. Gökyüzü, bir zamanlar bana umut verirdi; şimdi ise, sadece bir boşluk, bir kaçış noktası. Bu şehir, bana göre değil artık; çünkü burada, hayallerin ve gerçeklerin sınırları silinmiş, herkes kendi karanlığıyla yüzleşiyor. Bu karanlık, o kadar derin ve soğuk ki, içimdeki tüm ışıkları söndürmeye yetiyor.

İşte bu yüzden, bu şehirden uzaklaşmak istiyorum. Ama, bilmek zorundayım ki, bu şehir, aslında benim içimdeki karmaşanın ta kendisi. Şehir, içimdeki boşlukların ve korkuların bir yansıması. Onunla yüzleşmek, kendi içimdeki canavarları tanımak gibi. Ve belki de bu şehir, benim içimdeki en büyük hayaldir. Kendi kabuğumu kırıp, yeni bir başlangıca yelken açmak için, önce içimdeki şehri yok etmeliyim.

O kadar yoğun bir tempo, o kadar çok insan var ki, bu şehirde insan insanım demeye utanıyor. Çünkü, gerçek anlamda bir insan olmak, bu kadar kalabalık ve yapay bir ortamda imkânsız hale geliyor. Herkes bir diğerinin aynası, ama o aynalar kırık; yansıyanlar ise, sadece korkular ve pişmanlıklar. Bu şehri terk etmek, kendi içimdeki sesleri duyabilmek ve yeniden doğmak istiyorum. Ama bilmiyorum, bu şehri terk etmek, gerçekten özgür olmak mı, yoksa kendi zincirlerimi kırmak mı?

Belki de bu şehri terk etmek, benim içimdeki hayvanı serbest bırakmak gibi olacak. Kendi içimdeki vahşeti, kendi içimdeki sessiz çığlıkları ve kayıp ruhumu bulmak. Bu şehir, benim en büyük hayal kırıklığım, ama aynı zamanda, kendi içimdeki en derin sırların anahtarı. Ve ben, bu anahtarı bulmadan, özgürlüğe ulaşamam. Şimdilik, bu kalabalık ve karmaşa içinde, kendi içimdeki sessizliği aramaya devam edeceğim. Çünkü, gerçek özgürlük, içimdeki şehirleri, kendi yıkıntılarımla birlikte yeniden inşa etmekle başlar.

Sizlere Gelecekte Görüşmek Üzerine Meydan Okuyorum.

O Arada Görüşelim…