Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Avrupa’nın Çifte Standardı: Değerler mi, Çıkarlar mı?

Avrupa Birliği uzun süredir kendisini “değerler birliği” olarak tanımlıyor. Hukukun

Avrupa Birliği uzun süredir kendisini “değerler birliği” olarak tanımlıyor. Hukukun üstünlüğü, insan hakları ve uluslararası normlar… Ancak mesele bu değerleri uygulamaya geldiğinde, ortaya çıkan tablo giderek daha fazla tartışma yaratıyor.

İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in son çıkışı tam da bu çelişkiye işaret ediyor: Ukrayna söz konusu olduğunda hızlı, kararlı ve sert bir Avrupa; Orta Doğu söz konusu olduğunda ise bölünmüş, çekingen ve sessiz bir Avrupa.

Bu durumun adı Sanchez’e göre net: çifte standart.

Gerçekten de Avrupa Birliği, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı benzeri görülmemiş yaptırımlar uygularken, Gazze ve Lübnan’daki gelişmeler karşısında aynı refleksi göstermekte zorlanıyor. Oysa Brüksel’in kendi iç incelemeleri bile İsrail’in insan haklarına ilişkin yükümlülüklerini sorguluyor. Buna rağmen somut bir yaptırım adımı gelmiyor.

Peki neden?

Çünkü Avrupa Birliği tek bir aktör değil; farklı çıkarların, farklı tarihlerin ve farklı dış politika önceliklerinin birleştiği bir yapı. Almanya’nın, İtalya’nın ya da diğer bazı ülkelerin çekinceleri, ortak bir tavır alınmasını engelliyor. Yani mesele sadece etik değil, aynı zamanda jeopolitik.

Ama tam da burada Avrupa’nın en büyük sorunu ortaya çıkıyor: Tutarlılık.

Bir yerde uluslararası hukuku savunup, başka bir yerde aynı kararlılığı göstermediğinizde, sadece dış dünyaya değil kendi kamuoyunuza karşı da inandırıcılığınızı kaybedersiniz. Sanchez’in “meşruiyet” vurgusu bu yüzden önemli. Çünkü bu tartışma artık sadece dış politika değil, Avrupa’nın kendi kimliğiyle ilgili.

Volodymyr Zelenskyy liderliğindeki Ukrayna’ya verilen destek, Avrupa için sadece bir dayanışma meselesi değil; aynı zamanda uluslararası düzeni savunma iddiasıydı. Ancak aynı ilke Orta Doğu’da uygulanmadığında, bu iddia zayıflıyor.

Öte yandan Avrupa’nın bu ikircikli tutumu, küresel dengeler açısından da sonuç doğuruyor. “En güçlünün hukuku” eleştirisi boşuna değil. Eğer uluslararası sistem kurallara göre değil, güç ilişkilerine göre şekillenirse, bundan en çok orta ve küçük ölçekli ülkeler zarar görür. Ve bu, Avrupa’nın uzun vadede güvenliğini de tehdit eder.

Elbette bu mesele siyah-beyaz değil. İsrail’in güvenlik kaygıları, bölgedeki örgütlerin varlığı, ABD ile ilişkiler… Tüm bunlar Avrupa’nın manevra alanını daraltıyor. Ancak bu zorluklar, çelişkileri ortadan kaldırmıyor; sadece daha görünür hale getiriyor.

Sonuçta Avrupa Birliği bir yol ayrımında.

Ya değerlerini her koşulda savunan, tutarlı bir aktör olacak…
Ya da çıkarların belirlediği, duruma göre şekil değiştiren bir güç olarak kalacak.

Sanchez’in çıkışı, bu tercihin artık ertelenemeyeceğini gösteriyor. Çünkü mesele sadece Ukrayna ya da Orta Doğu değil; mesele Avrupa’nın dünyaya ne söylediği ve ne yaptığı arasındaki mesafenin giderek açılması.

Ve o mesafe büyüdükçe, “değerler birliği” söylemi de inandırıcılığını kaybetmeye devam edecek.