Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

HER ŞEY MİSAFİRDİR

Bazen bir ömür boyu düşünsek de ulaşamayacağımız bir hakikat, hiç

Bazen bir ömür boyu düşünsek de ulaşamayacağımız bir hakikat, hiç ummadığımız bir anda, hiç ummadığımız birinin dudaklarından dökülür içimize. Birkaç hafta önce, eski bir kahvehanenin sessiz köşesinde, doksan yedi yaşındaki bir dede ile yaptığım sohbet tam da böyleydi. Yüzünde zamanın yorgunluğu, bakışlarında ise çocukluğun lekesiz duruluğu vardı. Sanki yıllar onu yaşlandırmış, fakat kalbini solduramamıştı.

Konuşmamız sırasında bana dönüp şu cümleyi söyledi:

“Yaradan, azan karıncaya kanat takar, kuşa yem edermiş. Her yükselişi hayra, her düşüşü şerre yormamak lazım. Başınıza gelen iyi ya da kötü olaylardan dolayı ne şikâyet edin ne isyan edin. Sadece şükür ve teşekkür edin. Çünkü Yaradan’ın arka planda sizin için gizli bir planı mutlaka vardır. Mutluluk da dert de bizlere misafirdir. Misafirin ne zaman gideceğini biz değil, zaman belirler.”

Bu söz, ilk anda bir atasözü gibi duyulabilir. Oysa içinde, hayatı anlamaya yetecek kadar derin bir hikmet saklıdır. Çünkü insanın en büyük yanılgısı, başına geleni sadece geldiği anın penceresinden değerlendirmesidir. Oysa hayat, ilk bakışta görünenin çok ötesindedir. Bize nimet gibi sunulan bazı şeyler, aslında bir imtihanın başlangıcı olabilir. Felaket sandığımız bazı kayıplar da sonradan bir rahmetin habercisine dönüşebilir.

“Azan karıncaya kanat takılması” sözü, tam da bunu anlatır.

Karınca yere ait bir varlıktır; küçüktür, sade yaşar, nasibini toprağın yakınında arar. Fakat yaradılışının hududunu unutup da başka bir hâle özenirse, ona verilen kanat kurtuluş değil, sonun başlangıcı olur. Çünkü o kanat, onu göğe yükseltmek için değil, savunmasız bırakmak için verilmiştir. İnsan için de durum çoğu zaman böyledir. Makam, servet, şöhret, alkış… Bunların her biri dışarıdan nimet gibi görünür. Fakat eğer insanı tevazudan uzaklaştırıyor, kendine hayran bırakıyor, haddini unutturuyorsa, o zaman nimet değil, görünmez bir tuzak hâline gelir.

Ne var ki mesele yalnızca yükselişin tehlikesi değildir. Düşüşü de hemen felaket saymamak gerekir. Çünkü bazı kayıplar, insanı kendine getirir. Bazı yıkımlar, daha büyük bir çöküşü önler. Bazı acılar, insanın iç dünyasında hiç açılmamış kapıları aralar. Kapanan bir kapı, çoğu zaman insanın gözünü başka bir kapıya çevirir. Bugün “Neden benim başıma geldi?” diye yakındığımız pek çok şeyin, yıllar sonra “İyi ki olmuş.” dedirtecek bir hikmeti olabilir.

İnsan hayatı, biraz da acele hükümler yüzünden ağırlaşır. Hemen mutlu olmak, hemen yükselmek, hemen sonuç almak istiyoruz. Bugünün dünyası bize sabretmeyi değil, hızlanmayı öğretiyor. Sosyal medya ise bu yanılsamayı daha da büyütüyor. Herkes birbirine hayatının parlayan tarafını gösteriyor; kimse kırıldığı yeri, dağıldığı günü, içinden geçtiği karanlığı anlatmıyor. Böyle olunca da insan, başkasının vitriniyle kendi iç yorgunluğunu kıyaslayıp daha da inciniyor.

Oysa gerçek hayat vitrinlerde değil, sessiz imtihanlarda saklıdır. İnsanı büyüten şey, çoğu zaman alkış değil; bekleyiştir. Olgunlaştıran şey, bolluk değil; eksikliktir. Kalbi derinleştiren şey de daima sevinç değil; bazen tam aksine, derttir. Çünkü dert insanı yavaşlatır. Yavaşlayan insan düşünmeye başlar. Düşünen insan ise sadece dünyayı değil, kendisini de tanımaya başlar.

İşte tam burada sabır ve şükür, insan ruhunun iki sarsılmaz direği olarak karşımıza çıkar. Sabır, sadece dayanmak değildir. Sabır; başa geleni öfkeye dönüştürmeden taşımak, kalbi isyana düşürmeden beklemek, karanlık günlerde dahi anlamın tamamen kaybolmadığına inanmaktır. Şükür ise yalnızca bolluk zamanlarının sözü değildir. Asıl şükür, eksildiğinde de görmesini bilmek, darda kaldığında da elindekinin kıymetini fark edebilmektir. Bollukta teşekkür etmek kolaydır; fakat darlıkta da nimeti görebilmek, insanın iç zenginliğini gösterir.

Yıllar içinde hepimiz bunu farklı biçimlerde yaşarız. Bazen çok istediğimiz bir şey olur ve bizi mutlu eder; sonra fark ederiz ki o şey bizi kendimizden uzaklaştırmıştır. Bazen de istemediğimiz bir kırılma yaşarız; ilk anda canımızı yakar, fakat zamanla anlarız ki o kırılma bizi uyandırmıştır. Hayat, insana hakikati çoğu zaman hemen değil, gecikmeli olarak öğretir. Bu yüzden bugün yaşadığımız bir olayın gerçek anlamını, belki ancak yıllar sonra çözebiliriz.

Bu sebeple ne başarı karşısında kendimizi fazla büyütmeye ne de kayıplar karşısında kendimizi tamamen terk edilmiş hissetmeye hakkımız var. Çünkü insan, bazen kazandığıyla sınanır, bazen de kaybettiğiyle. Mühim olan, her iki durumda da kalbin istikametini koruyabilmektir. Şımarmadan sevinmek, yıkılmadan üzülmek, taşmadan var olmak, tükenmeden eksilmek… Belki de gerçek olgunluk tam olarak budur.

O doksan yedi yaşındaki dede bana uzun bir hayat dersi vermedi. Sadece birkaç cümle söyledi. Fakat o birkaç cümle, zamanla içimde büyüdü. Anladım ki mutluluk da hüzün de kalıcı değil. Varlık da yokluk da, sağlık da hastalık da, övgü de yalnızlık da bir süreliğine kapımızı çalan misafirlerden ibaret. Hiçbiri sonsuza kadar kalmıyor. Ne gelen tamamen bizim oluyor ne de giden bütünüyle bizden bir şey eksiltiyor. İnsan, aslında biraz da gidene razı olmayı, gelene de ölçülü sevinmeyi öğrendiğinde olgunlaşıyor.

Belki de bu yüzden hayatın özü, sahip olmakta değil; emanet olduğunu bilmektedir. Her şeyin geçici olduğunu fark eden insan, ne nimetin sarhoşu olur ne de musibetin mahkûmu. Daha sakin yaşar, daha derin düşünür, daha az hüküm verir. Ve bilir ki zaman, en büyük öğretmendir.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o eski kahvehanede işittiğim sözlerin sadece kulağıma değil, kalbime söylendiğini anlıyorum. Çünkü gerçekten de her şey misafirdir. Sevinç misafirdir, keder misafirdir. Gençlik misafirdir, ihtiyarlık misafirdir. Varlık misafirdir, yokluk misafirdir. Hatta biz bile bu dünyada misafiriz. Öyle değil mi?

Öyleyse kapımızı çalan her hâli edep ile karşılayalım. Gelen nimeti şükürle, gelen derdi sabırla ağırlayalım. Çünkü ne mutluluk sonsuza kadar bizimle kalacaktır ne de acı. Ama ikisini nasıl karşıladığımız, kim olduğumuzu belirleyecektir.

Unutmayalım: Hayat, geleni tutma değil; gideni de sükûnetle uğurlama sanatıdır.

Sizlere Gelecekte Görüşmek Üzerine Meydan Okuyorum.

O Arada Görüşelim…