Güneşimin doğmaya cesaret edemediği, utanıp sıkıldığı bir günde gözlerin, içimi ısıtırcasına bana gülümsettiler ve “gün hepimize de aydın olsun artık” o zaman dedi. Buna şaşıran, neden bana “ömrüm diyorsun” dedi. Ömrüm demek yaşamını adamaktır, onunla var olmaktır, saygının dolu dolu, saygının ve sınırsız sevginin tarifidir bu kelime.
Dedi ki, belki de ömrüm boyunca söylemek istediklerime yakışık alacak birisi karşıma çıkmadığı içindir. İçimde büyüyen, kendi kendine serpilen, o mağaranın içindeki yılanın sözleridir bunlar ne dersin? Hem sen bendeki tüm güzelliklerin karşılığı değil misin? Tüm zevklerim tüm renklerim tüm sevinçlerim senden oluşmuyor mu? Ben haritasında sadece senin gözlerin görünmüyor mu? Senden öncesini silip atabilecek kadar savaşçıydım ben. Yalansız talansız ve incitmesiz bir hikâyeyi yazmaya and içmedik mi biz, gözlerimizle birbirimize bakarken.
Ömrümsün o zaman!
Ne uzatıyorsun, neyin mirasıdır üleşmeye çalıştığın senin.
Beni korkutuyorsun bu cümlelerinle. Sana değil o cümlelere layık olamamaktan korkuyorum. Aslında çok basit bir iş herkesin altından kalkabileceği bir sorumluluk, yevmiyeli işçi misali işini yapanı al. Bu şekilde yorumlanacak ama hakkından ziyade hatırını vermekten korkan insanların elinin değil yüreğinin kavrulacağı bir zanaat bu. Korkuyorum, çünkü benim adanmışlık gibi bir amacım oldun sen zamanla.
Hep sorasım geliyor, şimdiye kadar nerelerdeydin?
Beni o sözcüklerin büyülü ve ışıltılı dünyasından mahrum ettiğin için kızıyorum sana. Kızıyorum ama seni gördüğüm o sabahlar, güneşimin senin yanında küçük çocuk gibi utangaç kaldığı zamanlarda dağılıyor ruhumun içindeki kara bulutlar. Seni görmekle o yemyeşil ormanların çam kokularının nem kokularının o dinginlik ve serinliğinin burnunum hüzmelerinden en derinlere saldırıp beni acıtarak sevmesi ve sevdirmesi bir oluyor kendi sinesini.
Senin dediğin bu değil mi zaten. Acı yoksa zevkte yok. Daha fazla sevmezsen, daha fazla düşünmezsen militan olmazsan savunmazsan uğruna kan dökmezsen ne anlamı vardı sessizce büyüyen kıtırdayan yaprağın. Öyle ya. Yeşilse en yeşili olmalıydı. Sana yakın olmak ruhuna sızmak bunu emrediyordu. Ateşler içinden geçip kendi teninden kurutulup yeşile dönmekti ama
Ah hep çocuk kalacaksın değil mi?
Hep hoyrat hep uçarı dünya senin etrafında mı dönüyor? Şöyle çevir kafanı. Bizler kafamızdaki kurgusal dünyada kendi ürettiğimiz kahramanlara aşığız evet. Ne verir isek onlar oynuyor biz seyrediyoruz ama kendi yazdığımız hikâyeye kızıpöfkeleniyoruz. Bu da bir gerçek.
Evet evet herkes dokunur yakınındakine, yanındakini herkes sevebilir. Gerçekten sevmek onu lime lime edip içine hapsetmekle olur. Benden ve bedenden kurtulmuş ruha aşina olmuş gözlerin bakışı bile farklıdır. Ben sende bunu buldum. Bana bakarken incitmekten korktun,
Haklılığın böyle muhteşem bir duygu olduğunu yaşamamıştım daha önce. Evet mağlubiyet güzel ve coşkulu bir şeymiş. Senin karşında haksız olmak, yenilgiye, bozguna uğramak ne harikulade bir şeymiş.
Ah ahhh bana haddimi bildiren kadın, sevgi değil bu dipsiz bir kuyu ve biz ikimiz gönüllü bir şekilde o kuyunun dibine doğru koşuyoruz el ele.
Bak ikinci ben sana günüm güneşim dediysem beni yanlış anlamamalısın. Bilirsin ki güneş bir dağı aydınlatmaz, dağ ne kadarına izin verir ise güneşin aydınlatacağı o kadardır. İnsanlar diyorum nede çabuk tüketiyorlar zamanı ve kendilerini. Daha ilk adımda başlıyor savrulmalar yok oluşlar. Kimse kimseye fırsat vermiyor. Herkes her şeyi biliyor. Herkes her şeyi tek başına yapabileceğini sanıyor. Savrulmalar bu yüzden kayboluşlar ve kaybedişler bu yüzden. Herkes her şeyi yapabiliyor ama nedense iş yönü, geminin rotası sevgiye geldiği zaman dönüp dolaşıp yönünü falan şaşırıp, kimse tek başına sevmekle gurur duymuyor. Sevmek için iki kahraman olması gerekliliği düşüncesi ne kadar sıradan. Tek hareket lazım efsane olmak için. Bak şarkılara şiirlere bak destanlara efsanelere. Bak birbirini çok seven o zavallı sevgililere. Niçin hiç kimse “ben tek başıma seviyorum” diye mutlu değil. Neden hiç kimse tek başına sevmenin o eşsiz ve engin deryasında kulaç atmaya yeltenmiyor. Sorarım sana
Ben seni tek başıma seviyorum çünkü ben kahramanım, ben senin kahramanınım. Sana özel, sadece seninle.
Gündüz kurtulduğun birinin gece düşüne girmesi, o acının katlana katlana nasıl büyüdüğünün geliştiğinin ve sonunda sahibini katleden bir canavara dönüştüğünün ispatıdır. Ben ise seni gündüz gündüz öldürüp, geceleyin geceleri, gecelerce
Ne laftan anlarım ne halden ne de senden.
Ben kendimi bilirim birde beni bilenleri. Gerisi lafı güzaftır. Ben seni öldürdüysem vardır bir sebebi elbet. Durup durup bana neden yaptın deme? Suçlu olsaydın affederdim seni ama gayet iyisin sana göre, o yüzden yaptım bunu, senin incinmeni, bu dünyanın keşmekeşliğinin içinde yitip gitmeni istemediğim için, ananın babanın emanetini gelecek kuşaklara rahatlıkla ve yılar boyu değil yollar boyu aktarabilmen için, bir hücrenin çekirdeğinden atarak boşluğa, kurtardım seni. Bana teşekkür etmelisin. Kimseler göremeyecek seni artık, kimsecikler sevemeyecek, göz
Tutarım saçlarını dünyanın en karanlık ülkesinden en koyu siyaha boyayabilirim, gözlerini okyanusun en derin çukurunun içindeki siyah ormanlardan bir yaprakla kapatabilirim. Nasıl olsa bana aitsin, tek benimsin. Öyle değil mi? İnandır beni buna. Senin beni sevmiş olma ihtimaline bile ihtiyacım var.
Ne güzel duygu aitlik, aidiyet, birlerine mal olma, sahiplenilmek.
Keşke benimde iyelerim olsa iyi kilerim olsa. Kanadım olurdu onlar, tüyüm olurdu kılavuzum olurdu. En umutsuz anımda tünelin sonundaki ışık… olurdu onlar.
Ama ben çok yalnızım biliyor musun ömrüm? Çünkü sensizim ve ne yapacağımı bilemeyen biriyim. Okyanusun ortasında yüzme bilmeyen ve gemisi batmış ama karaya vuramamış tayfalardan biriyim sadece, huzurlarındayım, sularındayım. Huzurun engin sularındayım.
Sizlere Gelecekte Görüşmek Üzerine Meydan Okuyorum.
O Arada Görüşelim…

