İnsan bazen bir yalandan değil, o yalana nasıl olup da kapı araladığından incinir. Çünkü her yalan, yalnızca onu söyleyenin dudaklarında doğmaz; biraz da onu duyanın içindeki eksik odalarda yankı bulur. Karşımızdaki insan gözlerimizin içine baka baka hakikati eğip bükerken, mesele sadece onun vicdanında mı aranmalıdır? Yoksa insan, biraz da kendi kırık yerlerinden sızan karanlığa yenildiği için mi aldanır? Belki de bazı yalanlar, bize dışarıdan gelmez; içimizde çoktan hazır bekleyen boşluklara yerleşir.
Asıl yaralayan, çoğu zaman yalanın kendisi değildir; o yalanın bizde bulduğu sıcaklıktır. Her yalan, tutunacak bir dal değil, sızacak bir çatlak arar. Bazen o çatlak sevilme arzusudur, bazen terk edilme korkusu, bazen de gerçeğin soğuk yüzüne bakmaya cesaret edemeyen bir ruhun ürkekliği. İnsan, işitmek istediği şeye inanmayı seçtiğinde, hakikatin sert taşlarını eliyle iter de yanılsamanın kadife örtüsüne yaslanır. Ve sonra bir gün anlar ki; kendisini inciten yalnızca karşısındaki değildir, kendi içinde sessizce boyun eğen o kırılgan taraf da bu incinmenin ortağıdır.
Zamanımızın en ince trajedilerinden biri de budur işte: İnsan artık hakikatten çok iknaya yakındır. Söz, bir zamanlar anlamın ve irfanın taşıyıcısıydı; şimdi çoğu kez parlatılmış bir egemenlik aracına dönüşmüş durumda. Artık konuşmak yalnızca anlatmak değildir; etkilemek, sürüklemek, yön vermek, hatta görünmeden hükmetmektir. Bir insanın, karşısındakinin zihnine usul usul işleyip ona kendi sesini unutturması… bundan daha sessiz, bundan daha zarif bir tahakküm olabilir mi? Kelimeler bazen bir kapıyı açmaz; aksine insanın kendi içine giden yolu örter. Ve ne gariptir, çoğu insan da bunu bir yara gibi değil, bir yakınlık sanır.
Oysa tarih, kelimelerin kılıçlardan daha derin yaralar açabildiğini çoktan yazdı. En büyük istilalar bazen sınırları değil, zihinleri hedef aldı. Antik meydanlarda hakikatin değil, iknanın alkışlandığı günlerden bugüne çok şey değişmiş gibi görünse de insan ruhunun zaafları aynı kaldı. Sadece sahne değişti. Meydanlar ekran oldu, yüzler filtrelendi, sesler çoğaldı; fakat insan yine o kadim insan olarak kaldı: İnanmak istediğine inanan, düzeni bozulmasın diye gerçeği susturan, göz göre göre söylenen bir yalana bile bazen sırf yalnız kalmamak için razı olan bir varlık.
Ne tuhaftır; bazen birine “Sen kötüsün” demek, “Ben seni yanlış yerde büyüttüm” demekten daha kolaydır. Çünkü insan, karşısındakinin ahlaki düşüklüğünü kabullenmeyi, kendi duygusal körlüğüyle yüzleşmeye tercih eder. Oysa kimi yalanlar kaba değildir; aksine son derece zariftir. Kırmadan kırar, bağırmadan bastırır, incitmeden incitir. Bir insan sizin sevgiye açık yerinizi, onay bekleyen yanınızı, anlaşılmak isteyen içinizi sezdiğinde; artık söylediği şey yalnızca bir söz olmaktan çıkar. Bir iktidar biçimine dönüşür. Hem de öyle açıktan açığa değil; ipek bir eldivenin içindeki soğuk el gibi. Yarayı açan çoğu zaman bıçağın keskinliği değil, onu tutan elin şefkat taklididir.
Sonra bir eşik gelir. İnsan, karşısındakini çözmeye çalışmaktan yorulur da kendi içine dönmeye başlar. İşte o an, büyük kopuşların değil, büyük uyanışların başladığı andır. Çünkü insan en çok, başkalarının yalanlarına inanırken değil, kendi hakikatine geç kaldığında eksilir. Bir başkasının cümlelerinde kendini aramak, susuzluğunu denizde gidermeye çalışmak gibidir; içtikçe daha çok yanarsın. Bu yüzden bir gün, bütün o bulanık sözlerin, yarım doğruların, cilalı kandırmacaların ardından insan kendi iç sesinin kapısına dayanır. “Sorun bende mi?” diye sorar. Ve belki de ilk kez, bu soruyla birlikte gerçekten kendine yaklaşır.
Ama insanın kendine yaklaşmasıyla kendini suçlaması arasında ince, çok ince bir çizgi vardır. Kendine dönmek, kendini mahkûm etmek değildir. Her yalanın yükünü kendi omzuna almak, ruhunu gereksiz bir mahkemenin sanığına çevirmektir. Evet, insan kendi zaaflarını bilmeli, kendi kör noktalarını görmeli, kendi kırılganlığıyla dürüstçe yüzleşmelidir. Fakat bunu yaparken başkasının kötülüğünü kendi eksikliğine tercüme edecek kadar zalimleşmemelidir. Çünkü öz eleştiri ruha ayna tutar; öz kıyım ise aynayı kırar. Bilgelik bazen hakikati görmek değil, kendine hangi gözle baktığını fark etmektir.
Belki de insan ilişkilerinde asıl maharet, yalandan tamamen korunmak değil; hakikatin odadan ne zaman çıktığını sezmektir. Her soru, insanın eline aldığı küçük bir fener gibidir. Ama her ışık, görmek istemediğimiz şeyi de ortaya çıkarır. Bu yüzden bazen insan, “Sana soru sormazsam, yalanını da duymamış olurum,” derken yalnızca karşısındaki kişiden değil, kendi kalbinin kırılma ihtimalinden de sakınır. Ne var ki suskunluk, çoğu zaman bir sığınak değil, ertelenmiş bir yüzleşmedir. Hakikat kapıyı geç çalar belki; ama mutlaka çalar.
Ve sonunda insan şunu öğrenir: Gerçek, başkalarının dilinde değil, insanın kendi içinde büyüyen sessizlikte kök salar. Bir gün gelir, gözlerinin içine baka baka söylenen yalanlar artık seni eskisi kadar sarsmaz. Çünkü insan, başkasının sesinden çok kendi içindeki yankıya kulak vermeyi öğrenmiştir. İşte o gün, karşı taraftan bıkıp kendine yürümeye başladığın gündür. Ve belki de hayat dediğimiz uzun yolculukta, insanın eve en çok yaklaştığı an tam da budur.
Sizlere Gelecekte Görüşmek Üzerine Meydan Okuyorum.
O Arada Görüşelim…

