Mersin denince aklınıza ne gelir? Belki masmavi denizi, belki portakal kokulu sokakları, belki de sıcacık bir yaz günü Taşucu’nda yediğiniz tantuni.
Ama bir de Mersin’in dağları var; Torosların eteklerinde, sessizce yükselen, betonun henüz ele geçiremediği o yemyeşil tepeler. İşte bu dağlar, sadece manzarasıyla değil, içinde barındırdığı eşsiz bitki örtüsüyle de büyülüyor. Üstelik bazıları var ki, dünyada yalnızca burada, Mersin’in kucağında yetişiyor. Bugün, o endemik bitkilerden, Torosların bu gizli hazinelerinden bahsetmek istiyorum sizlere.
Mersin, coğrafi konumuyla zaten bir doğa harikası. Kuzeyde Toros Dağları’nın heybetli zirveleri, güneyde Akdeniz’in ılıman nefesi… Bu iki dünya arasında, adeta bir biyolojik köprü kurmuş. Türkiye, on bir binden fazla bitki türüyle Avrupa’nın toplamından daha zengin bir floraya sahip; bunun üç bini ise endemik, yani sadece bu topraklara özgü. Ve Mersin, bu endemik zenginlikte Antalya’dan sonra ikinci sırayı alıyor. Torosların Mersin bölümünde, Bolkar Dağları’ndan Amanoslara uzanan bu geniş arazide, doğa adeta bir laboratuvar gibi çalışmış. Buzul çağlarından beri bitkiler için sığınak olan bu bölge, bugün hâlâ bilim insanlarını ve doğaseverleri kendine çekiyor.
Peki, nedir bu endemik bitkiler? Kısaca, dünyanın başka hiçbir yerinde doğal olarak yetişmeyen, yalnızca belli bir bölgede hayat bulabilen türler. Mersin’in dağlarında da bu türlerden bolca var. Ama onların hikayesi, sadece botanik bir mesele değil; aynı zamanda bizimle, bu topraklarla kurduğumuz bağın da bir aynası.
Mersin’in dağlarında yetişen endemik bitkilerden biri, mesela Silene bolusii. Bolkar Dağları’nın kayalık yamaçlarında, 2 bin metreye yakın yüksekliklerde bulunuyor. Küçük, narin çiçekleriyle bu bitki, belki göz alıcı bir güzelliğe sahip değil ama biricikliğiyle dikkat çekiyor. Sadece Mersin’de, o sarp kayalıklarda tutunmuş, rüzgâra ve kara meydan okuyor. Onu görmek için botanikçilerin kilometrelerce yol katettiğini biliyor muydunuz? Çünkü bu bitki, doğanın Mersin’e özel bir armağanı.
Bir diğer örnek, Verbascum mersinense. Amanos Dağları’nda, nemli vadilerin kuytularında yetişiyor. Sığırkuyruğu familyasından bu bitki, uzun sapları ve sarı çiçekleriyle tanınıyor. Yerel halk belki adını bile bilmiyor, ama o, yüzyıllardır orada, sessizce varlığını sürdürüyor. Amanoslar zaten başlı başına bir bitki cenneti; Türkiye’nin en zengin endemizm merkezlerinden biri. Öyle ki, burada yetişen 174 bitki türünden 20’si, dünyada sadece bu dağlarda bulunuyor. Verbascum mersinense de bu şanslı azınlıktan biri.
Bu bitkiler, sadece bilimsel birer obje değil; aynı zamanda birer hikâye taşıyıcısı. Mesela, Torosların bir başka endemiği Astragalus mersinensis var. Givingiller familyasından bu bitki, Mersin’in dağlık arazilerinde, çalılar arasında gizleniyor. Küçük mor çiçekleriyle adeta bir mücevher gibi parlıyor. Ama bu güzellik, bir o kadar da kırılgan. İklim değişikliği, orman yangınları, aşırı otlatma ve plansız yol yapımları, bu türlerin yaşam alanlarını tehdit ediyor. Bir gün, bu bitkilerin yerini beton yığınları alırsa, neyi kaybettiğimizi fark edecek miyiz acaba?
Mersin’in dağlarında dolaşırken, bu endemik türlerin ne kadar hassas bir denge içinde yaşadığını hissediyorsunuz.
Onlar, binlerce yıllık bir evrimin eseri. Buzul çağında Anadolu’ya sığınan bitki genlerinin torunları. Toroslar’ın kireçtaşı kayalıkları, Akdeniz’in nemli havası ve dağların sert koşulları, bu türlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamış. Ama artık o zemin, insan eliyle bozuluyor. Orman yangınları her yaz biraz daha fazla alanı yutarken, endemik bitkiler de sessizce yok oluyor.
“Peki, bu bitkiler neden bu kadar önemli?” diye sorabilirsiniz. Haklısınız, çoğumuz günlük telaşlarımızda bir dağ çiçeğini düşünmüyoruz. Ama şunu unutmayalım: Bu endemik türler, doğanın çeşitliliğinin birer kanıtı. İlaç sanayinden ekoturizme, hatta yerel kültüre kadar pek çok alanda potansiyel taşıyorlar.
Mesela, Mersin’in dağlarında yetişen bazı bitkilerin antiseptik özellikleri olduğu biliniyor; belki bir gün modern tıpta bir çare olacaklar. Ya da sadece bir botanikçinin değil, bir gezginin hayalini süsleyecekler.
Bir de işin duygusal boyutu var. Bu bitkiler, Mersin’in kimliğinin bir parçası. Denizimiz, yaylalarımız, tantunimiz kadar bizimler. Onları korumak, sadece doğayı değil, kendi hikayemizi de korumak demek. Toroslar ’da bir endemik çiçeğe rastladığınızda, sanki Mersin size “Ben buradayım, beni fark et” diyor.
Mersin’in dağları, sadece piknik yapılacak ya da yayla evi inşa edilecek yerler değil. Oralar, doğanın milyonlarca yıllık emeğinin bir müzesi. Silene bolusii’yi, Verbascum mersinense’yi ya da Astragalus mersinensis’i korumak, sadece botanikçilerin değil, hepimizin görevi. Belki bir gün çocuklarımızla o dağlara çıktığımızda, onlara “Bak, bu çiçek dünyada sadece burada yetişiyor” deme şansımız olur. Ama bunun için önce fark etmemiz, sonra da sahip çıkmamız lazım.
Bir dahaki sefere Mersin’in dağ yollarında arabayla geçerken, camı açıp bir bakın etrafınıza.
O kayalıklarda, o çalılıkların arasında, sadece Mersin’e özgü bir hayat var. Sessiz, narin, ama bir o kadar güçlü. Toroslar’ın bu endemik bitkileri, bize doğanın ne kadar cömert olduğunu hatırlatıyor. Onlara kulak verirsek, belki biz de biraz daha cömert oluruz, hem doğaya, hem birbirimize.
Siz ne dersiniz?
En son ne zaman bir dağa çıkıp toprağa dokundunuz?
Belki bu hafta sonu, Mersin’in dağlarına bir selam verirsiniz. Kim bilir, belki bir endemik çiçekle göz göze gelirsiniz.
Sizlere Gelecekte Görüşmek Üzerine Meydan Okuyorum.
O Arada Görüşelim…

