Gazzeli çocuklar ölürken biz yaşamıyoruz, sadece oyalanıyoruz.
Bir tarafta küçücük kefenler, diğer tarafta taşan çöp kovalarımız.
Bir tarafta ekmek bulamayan bir anne, diğer tarafta “bugün ne yesem” diye beğenmeyen biz.
Aradaki mesafe kilometre değil, vicdan mesafesi.
İlk hafta feryat ettik. Profil fotoğraflarımızı değiştirdik. Sonra yorulduk. Unuttuk. Daha doğrusu unutmak işimize geldi. Çünkü hatırlamak rahatsız ediyor. Hatırlamak keyif kaçırıyor.
Şimdi soruyorum: Ne yaptık?
Parmağımızı bile kıpırdatmadık desek yeridir. Ne doğru düzgün bir yardım, ne geceleri uykumuzu kaçıran bir dua, ne de safımızın belli olduğu bir duruş.
Sadece izledik. En güvenli yerden, ekran başından izledik. Tıpkı bir film izler gibi.
Oysa Allah hem orayı görüyor, hem burayı.
Kur’an diyor ki: “Zulmü yapanlara en küçük bir meyil göstermeyin, sonra ateş size de dokunur.”
Biz meyil göstermedik belki ama sessiz kaldık. Sessizlik de bir meyildir.
Yarın mahşer kurulduğunda, o çocuklar kalkacak. Parçalanmış bedenleriyle, yanmış yüzleriyle kalkacaklar ve diyecekler ki:
“Ya Rabbi, bunlar kardeşimizdi. Biz ölürken onlar eğleniyordu. Biz açken onlar toktu. Bize bir dua kadar bile yakın olmadılar.”
O zaman ne cevap vereceğiz?
“İşim vardı” mı diyeceğiz?
“Unuttum” mu diyeceğiz?
“Elimden bir şey gelmezdi” mi diyeceğiz?
Gelemeyebilir. Ama dua elinden de mi gelmezdi?
Vallahi o çocuklar kurtuldu. Onlar şehit oldu, en yüksek makama gittiler.
Asıl enkaz altında kalan biziz.
Ve enkaz altında kalanın, hesap vermesi daha zordur.

