Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

SEVGİ KANAR BAZEN

Romantizm diye yüceltilen ve diretilen birçok davranış, kadın erkek ilişkilerinde

Romantizm diye yüceltilen ve diretilen birçok davranış, kadın erkek ilişkilerinde baskının ve şiddetin üzerini örtüyor çoğu zaman. İz bırakmak sanılan şey, çoğu zaman bir yaradan ibaret olaylar bütünü ve insan kılıklı heyulalar oluyor.

Ağaçlara kazınmış âşıkların isimlerini gördüğümde bunu romantik bulmuyorum. İnsanların buluşmalara bıçakla gitmesi çok ürkütücü. Çünkü bu iki görüntü bana sevgiyi değil, kontrolü hatırlatıyor. Aşkın iz bırakması gerektiğine inanan bir zihniyeti sembolize ediyor bu davranış. Can yakmanın tutku, korkutmanın sahiplenme sayıldığı bir ilişki dilimi. Oysa sevgi böyle bir şey değil. Sevgi kanadığında, bunun adı hâlâ aşk diye anılıyorsa, durup neyi normalleştirdiğimizi aşırı şekilde düşünmemiz gerekir.

Bu iki cümle ilk bakışta kişisel bir rahatsızlık gibi durabilir. Oysa biraz durup düşündüğümüzde, kadın erkek ilişkilerinde normalleştirdiğimiz baskının ve şiddetin küçük ama çok şey anlatan sembolleriyle karşı karşıya olduğumuzu görürüz.

Bir ağacın gövdesine kazınmış iki isim. Yanına bir kalp çizilmiş. Altına tarih atılmış. Uzaktan bakınca “aşkın izi” gibi anlatılır. Güya romantik bir eylemdir değil mi? Yahu bir kere senin aşkın başlangıçta bir canlıyı kanattı acı çektirdi, sen nasıl bir güzellik sunabilirsin ki hayatına doğan ve belki de bir daha doğmayacak olan güneşine. Oysa yakından bakınca ortada bir iz değil, bir yara vardır. Ağaç canlıdır. O kabuğun altı ettir. Biz bunu görmezden geliriz. Çünkü yıllardır bize, sevginin iz bırakması gerektiği öğretildi. İz bırakmak da çoğu zaman can yakmakla eş tutuldu. “Benim olduğunu herkes görsün” duygusu, masum bir romantizm olarak paketlendi.

Kadın erkek ilişkilerinde baskı tam da burada başlar. Sevginin sahiplenmeyle, iz bırakmayla, sınır aşmakla karıştırıldığı yerde. Birinin bedenine, hayatına, hatta bir ağaca bile zarar vermeyi normal gören bir bakış açısı, “çok seviyorum” cümlesinin arkasına rahatça saklanır. Oysa sevgi, iz bırakmak değil, alan açmaktır. Zorlamak değil, geri durabilmektir.

Buluşmaya bıçakla gitmek meselesi ise işin artık sembolik tarafını aşar. Bu, açık bir tehdit halidir. Elbette herkes bıçak taşıyarak gitmiyor. Ama ülkede kadınların büyük bir kısmı, ilk buluşmaya giderken arkadaşına konum atıyor. Telefonu kapalıysa ne yapılacağını anlatıyor. Eve dönüş saatini bildiriyor. Bu tedbirler, bireysel paranoya değil, toplumsal bir tecrübenin sonucu. Kadınlar korkmayı öğrenmiyor, korkutuluyor.

Erkeklere ise çoğu zaman başka bir hikâye anlatılıyor. Güçlü olman, kontrol etmen, sahip çıkman bekleniyor. Kıskanman “sevgi”, öfkelenmen “doğal”, sınır ihlalin “anlık sinir” diye geçiştiriliyor. Bir tartışmada ses yükselttiğinde, masaya vurduğunda, yolunu kestiğinde bunun adı şiddet olmuyor. “Bir şey yapmadı ki” deniyor. Oysa şiddet her zaman yumrukla gelmez. Bazen ses tonuyla, bazen bakışla, bazen ısrarla gelir.

Israr meselesi özellikle önemli. “Bir kez daha dene”, “bir kahve içelim sadece”, “hayır dedi ama aslında istiyor” gibi cümleler yıllardır kulaktan kulağa dolaşıyor. Hayır demenin yeterli olmadığı, hayırdan sonra da ikna edilmesi gerektiği fikri, erkeklere öğretiliyor. Kadınlara ise hayır derken bile nazik olmaları, kırmamaları, karşı tarafı sakinleştirmeleri öğretiliyor. Bu eşitsizlik, şiddetin en sessiz zeminlerinden biri.

Ağaçlara kazınan isimler de buluşmaya taşınan bıçaklar da aynı yerden besleniyor. Karşıdakini bir özne olarak değil, üzerinde iz bırakılacak, kontrol edilecek bir şey olarak görmekten. Bu bakış açısı değişmeden, ne yasalar tek başına yeterli olur ne de “iyi niyetli” uyarılar.

Toplum olarak şiddeti genellikle sonuç üzerinden konuşmayı seviyoruz. Öldürülen kadınlar, darp edilenler, mahkeme kararları. Oysa mesele çok daha önce başlıyor. Bir ilişkide rahatsız edici bir davranış “abartma” diye geçiştirildiğinde başlıyor. Kıskançlık övüldüğünde, öfke mazur görüldüğünde, erkekliğin ölçüsü güçle belirlendiğinde başlıyor.

Romantizm dediğimiz şeyin içini de yeniden düşünmemiz gerekiyor. Romantik olan, bir ağacı yaralamak değil. Romantik olan, karşısındakinin sınırlarını gözetmek. Romantik olan, korku değil güven yaratmak. Birlikteyken değil, ayrı ayrı da iyi olabilmek. Ama bunlar filmlerde, dizilerde, şarkılarda daha az satıyor. Onun yerine tutku diye sunulan takıntı, aşk diye sunulan şiddet dolaşıma sokuluyor.

Bu yazıyı okuyan bazıları “her erkek böyle değil” diyecektir. Doğru. Ama mesele bireysel iyilikle sınırlı değil. Mesele, kötü davranışların hangi koşullarda mümkün hale geldiği. İyi niyetli erkeklerin de sessiz kaldığı, rahatsız edici şakalara güldüğü, arkadaşının ısrarını “boş ver” diye geçiştirdiği yerde bu düzen sürüyor.

Kadınlara sürekli dikkatli olmaları söyleniyor. Geç saatte çıkma, şunu giyme, oraya gitme. Erkeklere ise nadiren “yapma” deniyor. Oysa şiddeti önlemek, potansiyel mağduru sınırlamakla değil, potansiyel faili durdurmakla olur. Ağaçları kazımamayı öğrenmekle başlar bu. Karşındakinin canını, alanını, hayatını kutsal saymakla.

Ben ağaçlara kazınmış isimleri gördüğümde romantizm değil, bir zihniyet görüyorum. Kötü, pas tutmuş, kokuşmuş bir zihniyet. Buluşmaya bıçakla gidilen bir dünyada aşkı konuşmanın ne kadar zorlaştığını görüyorum. Ve şunu düşünüyorum: Sevgi, korkutuyorsa sevgi değildir. İz bırakıyorsa değil, izni varsa anlamlıdır. Eğer bunu konuşmazsak, her kazınan isimde, her taşınan bıçakta biraz daha normalleştirdiğimiz bir şiddetle yaşamaya devam edeceğiz.

Sizlere Gelecekte Görüşmek Üzerine Meydan Okuyorum.

O Arada Görüşelim…