Geçtiğimiz günlerde hali vakti yerinde bir hacı emmiyle sohbet ettik. Almanya emeklisi. Hayat ona maddi bakımdan cömert davranmış. Evler, birikimler, bankadaki para… Üstelik üç evladı da iyi meslekler sahibi olmuş; biri doktor, biri hâkim, biri savcı. Dışarıdan bakınca insanın aklından şu geçiyor: “Allah daha ne versin?”
Ama işte insan, bazen en büyük yoksulluğu cebinde değil, kalbinde taşır.
Sohbet ilerledikçe konu dönüp dolaşıp hayatta neyin önemli olduğuna geldi. Hiç tereddüt etmeden, gayet net bir ifadeyle, “Hayatta en önemli şey paradır,” dedi. Ardından uzun uzun almayı düşündüğü üçüncü yazlık evi anlattı. Penceresi hangi yöne bakmalı, dış cephesi ne renk olmalı, mutfağı nasıl düzenlenmeli, salonda nasıl bir genişlik olmalı… Anlattıkları, bu ülkede milyonlarca insanın bırakın yaşamayı, hayalini kurmaya dahi çekineceği ayrıntılardı.
Çünkü memleketin büyük kısmı bugün hâlâ ay sonunu nasıl getireceğini düşünüyor. Kimisi kirayı, kimisi faturayı, kimisi çocuğunun okul masrafını hesap ediyor. Böylesi bir tabloda üçüncü yazlığın manzarasını konuşmak, hayatın hakikatinden biraz fazla uzaklaşmak değil midir?
Bir ara dayanamadım, gülümsedim ve kendisine şunu sordum:
“Emmi, sana ne kadar toprak lazım?”
Önce ne demek istediğimi anlamadı. Sonra ciddi ciddi, “Benim toprakla işim olmaz, ben gayrimenkul alırım. En sağlam yatırım odur,” dedi.
Oysa mesele tam da buydu.
Bugün birçok insan toprağı yalnızca tapu senedinde görüyor. Oysa toprağın bir de başka anlamı var: Son durak. Son sığınak. Son eşitlik. Ne kadar kazanırsanız kazanın ne kadar biriktirirseniz biriktirin, sonunda insana lazım olan yer bellidir. Ne yazlığın büyüklüğü kalır ne salonun ferahlığı ne pencerenin yönü. Geriye yalnızca insanın nasıl yaşadığı kalır.
Çünkü insanın ihtiyacıyla hırsı aynı şey değildir.
İhtiyaç, insanı hayatta tutar. Hırs ise çoğu zaman insanı kendinden uzaklaştırır. Bir evi olan ikinciyi ister, ikinciyi alan üçüncüyü düşünür. Rahat etmek için alınan şeyler, bir süre sonra gösterişin, karşılaştırmanın ve tatminsizliğin parçası hâline gelir. Böylece sahip olduklarımız artarken huzurumuz eksilir. Mal çoğalır ama iç ferahlığı büyümez.
Galiba çağımızın en büyük yanılgılarından biri de burada başlıyor: Biriktirdikçe güçlendiğimizi sanıyoruz. Oysa bazen biriktirdiklerimiz bizi ağırlaştırıyor. Bizi daha özgür kılmıyor; daha kaygılı, daha hesapçı, daha tedirgin bir hayata mahkûm ediyor.
Bu dünyaya avuçlarımız kapalı gelmiyoruz; ama çoğu zaman yumruklarımızı sıkarak yaşıyoruz. Sonra bir gün, vakit dolduğunda, her şeyi geride bırakıp gidiyoruz. İşte o zaman insan anlıyor: Ömür, sahip olduklarının toplamı değil; geride bıraktığımız izler yani insanlık kadar değerli.
Sözün özü şudur ki:
“Sana ne kadar toprak lazım” diyecek olursanız? Bir insana, eninde sonunda yatacak kadar toprak lazım.
Gerisi elbette hayatın imkânıdır, konforudur, tercihidir. Kimsenin kazancında, mülkünde gözümüz yok. Mesele sahip olmak değil; sahip olduklarının seni ele geçirip geçirmediğidir. Mal elinde duruyorsa nimettir. Kalbine yerleşiyorsa yüktür.
Belki de artık kendimize şu soruyu daha sık sormamız gerekiyor:
Bu kadar telaş niye?
Bu kadar biriktirme arzusu niye?
Bu kadar hesap, bu kadar hırs, bu kadar gösteriş kimin için?
İnsan bazen en büyük hakikati en sade cümlede bulur. Ben o gün kendi payıma yine aynı yerde durdum:
Bir insana yatacak kadar toprak lazım
Gerisi yazlıktır, kışlıktır, gelip geçici dünyalık hesaplardır.
Ve belki tam da bu yüzden, asıl mesele daha çok şeye sahip olmak değil; neyin gerçekten gerekli olduğunu zaman geçmeden anlayabilmektir.
Sizlere Gelecekte Görüşmek Üzerine Meydan Okuyorum.
O Arada Görüşelim…

