Avrupa Birliği, küresel ticarette artık “tek sepete yumurta koyma” lüksüne sahip değil. ABD ile ilişkiler her an yeni bir gümrük krizine evrilebiliyor, Çin ise ekonomik olduğu kadar jeopolitik bir risk başlığına dönüşmüş durumda. Tam da bu kırılgan zeminde Brüksel’in Hindistan’la yürüttüğü serbest ticaret anlaşması müzakerelerinin sona yaklaşması tesadüf değil; aksine gecikmiş bir stratejik hamle.
AB Ticaret Komiseri Maros Sevcovic’in anlaşmayı “tüm anlaşmaların anası” olarak nitelemesi abartı sayılmaz. 1,4 milyarlık Hindistan pazarı, bugüne kadar yüksek gümrük duvarlarıyla Avrupalı şirketlere büyük ölçüde kapalıydı. Bazı sektörlerde yüzde 150’ye varan vergiler, Avrupa için Hindistan’ı potansiyel bir ortak olmaktan çok, uzaktan izlenen bir dev haline getiriyordu. Şimdi bu duvarların bir kısmı yıkılmak üzere.
Anlaşma hayata geçerse, yaklaşık 2 milyar insanı kapsayan devasa bir serbest ticaret alanı ortaya çıkacak. Ancak Brüksel’in bu kez daha temkinli davrandığı görülüyor. “Hassas sektörlerin” bilinçli şekilde dışarıda bırakılması, AB’nin geçmişte yaptığı hatalardan ders çıkardığını gösteriyor. Mercosur anlaşmasının hâlâ onay sürecinde takılı kalması, Avrupa’nın ticari güvenilirliğine zarar verirken, Hindistan anlaşması aynı zamanda “AB hâlâ masada” mesajı taşıyor.
Bu hamlenin bir diğer boyutu ise jeopolitik. ABD’nin Trump döneminden miras kalan korumacı refleksleri hâlâ devrede. Çin’le ekonomik bağımlılık ise Brüksel’de artık açıkça bir güvenlik sorunu olarak tanımlanıyor. Bu tabloda Hindistan, AB için sadece bir ticaret ortağı değil; aynı zamanda bir denge unsuru, bir çeşit ekonomik sigorta.
Elbette her şey tozpembe değil. Sürdürülebilirlik başlığı, anlaşmanın en kırılgan noktası olmaya devam ediyor. Hindistan’ın AB’nin karbon sınır vergisine itirazı, “yeşil dönüşüm” ile “ticari genişleme” arasındaki çelişkiyi bir kez daha gün yüzüne çıkarıyor. Avrupa, değerler üzerinden ticaret yapma iddiasını sürdürmek isterken, bu iddianın maliyetini ne kadar göze alabileceği sorusuyla karşı karşıya.
Yine de şu net: AB-Hindistan anlaşması, sadece rakamların ve gümrük tarifelerinin ötesinde bir anlam taşıyor. Bu anlaşma, Avrupa’nın çok kutuplu dünyada kendine yeni bir yer açma çabasının somut bir adımı. Eğer başarıyla sonuçlanırsa, Brüksel’in küresel ticarette hâlâ oyun kurucu olabileceğini gösteren güçlü bir işaret olacak.
Sorulması gereken asıl soru şu: Avrupa bu kez hızını kendi iç siyasi çekişmelerine mi takacak, yoksa gerçekten yeni bir ticaret sayfası mı açacak?

