Yaz mevsimi artık sadece sıcak havayla değil, içimizi kavuran alevlerle anılır oldu. Bir ormanda çıkan yangınla birlikte yalnızca ağaçlar yanmıyor;
hayallerimiz, anılarımız, geleceğe dair umutlarımız da o dumanla birlikte gökyüzüne savruluyor.
Her yangın haberiyle beraber toplumca derin bir acıya gömülüyoruz.
Çünkü biz o ormanlarda büyüdük.
Çocukken saklambaç oynadığımız ağaçların şimdi küle dönüşmesini izliyoruz. Kuş seslerinin yerini sirenler, çığlıklar ve sessizlik alıyor.
Yangın Sadece Toprağı Değil, Hayatı da Yakıyor
Bir köylünün evinin arka bahçesi, bir çocuğun oksijen kaynağı, bir arıcının tek geçim kaynağı…
Hepsi birkaç saatlik yangında yok oluyor.
Tarım duruyor, üretim sekteye uğruyor. Zeytinlikler, bağlar, fidanlar…
Yıllarca emek verilmiş topraklar bir anda küle karışıyor.
Umutsuzluk Bulaşıcı
Yangınların ardından geriye yalnızca kül değil, umutsuzluk da kalıyor.
“Yine mi yandı?”
“Kim yaktı?”
“Neden engellenemedi?”
Toplum, her yangın sonrası biraz daha umudunu yitiriyor.
Devlete olan güven sarsılıyor, insanlar kendini yalnız ve çaresiz hissediyor. Her yangın bir travma olarak yerleşiyor yüreklerimize.
Sadece Söndürmek Yetmez
Yangınları söndürmek değil, engel olmak esas olan.
Bu sadece itfaiyenin değil, toplumun, medyanın, eğitimin ve yönetimin ortak görevi.
Orman sadece ağaç değildir.
Orman, bir memleketin akciğeridir.
O akciğer sönerse, nefes almak zorlaşır. Hem doğa için, hem insanlık için.
Unutmamalıyız:
Ormanı yanan bir ülke, geleceğini de yavaş yavaş kaybeder.
Biz bu topraklarda yaşamak istiyorsak, ormanlara sadece doğa değil, vatan gibi sahip çıkmalıyız.

