Hepimiz aynı kurguyla geliyoruz dünyaya.
Kimseye sorulmuyor.
Nerede doğmak istersin diye soran yok. Aileni seçemiyorsun. Ülkeni seçemiyorsun. Şehrini, teninin rengini, hangi dili konuşacağını, hangi inancın içine doğacağını seçemiyorsun.
Perde açılıyor ve bir bakıyorsun oyundasın. Rolün hazır, sahnen hazır, repliklerin kulağına fısıldanmış.
Sana diyorlar ki, sen busun. Senin yolun bu. Senin doğrun bu.
Çoğu insan da o fısıldananla yaşayıp gidiyor. Sorgulamadan.
Ailesi neye inanıyorsa ona inanıyor, mahallesi neyi alkışlıyorsa onu alkışlıyor, öğretildiği gibi yaşayıp, öğretildiği gibi ölüyor.
Ama asıl imtihan o noktadan sonra başlıyor.
Allah insana akıl vermiş, kalp vermiş, ruh vermiş. Hayvandan farkımız bu.
Eşya gibi konulup kalalım diye değil, arayıp bulalım diye.
Senden istenen şey şu:
Sana öğretilenlerin ötesine bir adım at. Dayatılanların dışına çık. Gözünü kapatıp ezberlediğin değil, gözünü açıp gördüğünle karar ver.
Bir dur ve düşün.
Bu gökyüzü kendi kendine mi duruyor?
Bu kalp kendi kendine mi atıyor?
Bu düzen, bu denge, bu merhamet duygusu, bir çocuğu görünce içinin ısınması, bir mazlumu görünce canının yanması… Bunlar tesadüf mü?
İşte o an anlıyorsun.
Bir Yaratan var.
Ve O’nun kuralları var. Canın istediği gibi değil, doğru olduğu gibi yaşamanı istiyor.
Edep diyor. Ahlak diyor. Haya diyor.
Kimse sana bakmıyorken bile doğru ol diyor.
Gücün varken affet diyor.
İyilik yap, karşılığını benden bekle diyor.
Bu, bir kitaptan ezberlediğin için değil, kalbinle bulduğun için kıymetli.
Çünkü miras kalan inanç, emanettir. Aklınla, kalbinle, ruhunla bulduğun inanç ise senindir.
Hepimizin hikayesi farklı şehirlerde başlıyor ama varış yeri aynı soruda birleşiyor:
Sana verilen bu akılla, sana dayatılanı mı yaşadın, yoksa Hakk’ı mı buldun?
İşte bütün mesele bu…

