Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

PARANIN RENGİ İNSANIN ÜZERİNE DÜŞMEYE GÖRSÜN

Para, insanın cebine girdiğinde sadece kumaşı aşağı çekmez; bazen ruhunu

Para, insanın cebine girdiğinde sadece kumaşı aşağı çekmez; bazen ruhunu da aşağıya doğru çeker. İlk gelişi sessizdir. Bir ihtiyaç gibi görünür. Bir güven duygusu verir. Yarın aç kalmamanın, çocuğunun eksiğini tamamlamanın, eve biraz daha huzur taşımanın aracı sanılır. Fakat para, çoğu zaman kapıdan araç olarak girer, içeride efendi kesilir. Sonra yavaş yavaş evin duvarlarına siner, tencerenin buharına karışır, sofradaki kaşık seslerini bile değiştirir. Bir bakarsınız aynı masada oturan insanlar artık ekmeği değil, birbirinin payını sayıyordur. Para görünmez bir zehir gibi dolaşır; kokusu yoktur ama dokunduğu her şeyi usul usul çürütür.

Bugün insanların derdi sadece parasızlık değil; belki ondan daha fazlası, paranın hayatın tam ortasına kurulmuş olmasıdır. Çünkü para eksik olduğunda bedeni yorar, fazla olduğunda ise çoğu zaman kalbi bozar. En kötüsü de insanı önce sevdiklerinden, sonra kendinden uzaklaştırmasıdır. Bir zamanlar “biz” diye kurulan cümlelerin yerini “benim hakkım”, “senin borcun”, “onun masrafı” alır artık konuşmalar da. Aynı çatı altında yaşayanlar, aynı dertte birleşen aileler, bir anda birbirine hesap kesen yabancılara dönüşür. Sanki ev dediğimiz yer yuva olmaktan çıkar da her odası ayrı ayrı renk kalemle işaretlenmiş soğuk ve siyah bir muhasebe defterine döner.

Mesela bir baba düşünün. Yıllarca Mersin “gara” sıcağında alnının terini limon kasalarına, narenciye bahçelerine, dükkân kepenklerine akıtmış bir baba. Belki çocukları rahat etsin diye kendi ayakkabısını eskimiş haliyle giymiş, belki eve bir kilo fazla meyve götürebilmek için öğle yemeğini atlamış. Ömrünü çocuklarının geleceğine yorgan yapan bu adam, yaşlandığında bir bardak suyla bir sıcak söz bekliyor. Ama karşısına çıkan ilk soru şu oluyor: “Baba, evi kime bırakacaksın?” İşte o an, bir ömrün bütün yorgunluğu tek cümlede kırılıyor ve ömür denen şey zaten bitmiş oluyor. Adam daha hayattayken odaları ölçülüyor, duvarlar hesaplanıyor, tapu kâğıdı anadan babadan daha kıymetli hale geliyor. Para burada sadece kâğıt değildir; damara sızan ince bir zehirdir. Bir anda öldürmez bu zehir, ama insanın içindeki vefayı azar azar felç eder.

Sonra kardeşler gelir akla. Aynı anadan çomaç yemiş, aynı sobanın başında ısınmış, çocukken biri düşünce ötekinin dizleri sızlamış kardeşler… Gün gelir, bir arsa, bir dükkân, bir miras payı yüzünden birbirine yabancı kesilirler. Mahkeme koridorlarında bekleyen dosyalar aslında toprak meselesi değildir; çocukluğun toprağa verilişidir. Bir imza, bazen kırk yıllık hatırdan ağır gelir. Para burada duvar olur. Önce araya ince bir çizgi gibi düşer. Kimse önemsemez. Sonra o çizgi tuğla tuğla yükselir. Bir bakmışsınız aynı mahallede yaşayan kardeşler bayram sabahı birbirinin kapısını çalamaz olmuş. Aynı anneden doğan insanlar, birbirinin cenazesine içten gözyaşı dökemeyecek kadar uzaklaşmış. İşte paranın kurduğu duvar böyledir: Yıkılmaz sanılır, ama aslında en önce insanın içini yıkan bir gam ve nem yüküdür.

Bir de evliliklerin içinde biriken sessiz yıkımları vardır bu meretin. Dışarıdan bakınca düzenli görünen, perdeleri temiz, masası toplu, çocukları uslu görünen evler… Oysa bazı evlerde para, sevginin üstüne örtülmüş ağır bir örtüdür. Kadın sabahın ilk ışığında kalkar, evi toparlar, çocuk büyütür, korkularını yutar, kendi yorgunluğunu kimseye göstermez. Ama bütün bu görünmeyen emek, hiçbir hesabın satırına yazılmaz. Ay sonu geldiğinde eve giren para bir ihtiyaç olmaktan çıkar, bir güç gösterisine dönüşür. Masaya bırakılan maaş, bazen “Bu ev benim sayemde dönüyor” demenin sessiz tokadı olur. O an ev, yuva olmaktan çıkar; duyguların fişinin kesildiği bir muhasebe odasına döner. Kadın eş değil de sanki masraf kalemiymiş gibi hisseder kendini. Paranın en acımasız yüzü budur belki de: Bağırmaz, kırmaz, dökmez; sadece insanın haysiyetini ince ince aşındırır.

Bir genç düşünün şimdi. İçinde deniz kadar geniş hayaller taşıyan bir genç. Belki yazmak istiyor, belki öğretmen olmak, belki sazını omzuna alıp kendi türküsünü aramak. Ama hayat ona her gün aynı cümleyi fısıldıyor: “Onlar karın doyurmaz.” Sonra o genç, sevmediği bir masanın başında, istemediği bir hayatın içine oturuyor. Her ay hesabına para yatıyor, ama içindeki ışık biraz daha sönüyor her geçen gün ve gün geçtikçe kayboluyor içindeki denizde o genç. Cüzdanı kalınlaşıyor evet belki; fakat ruhu inceliyor. Gözlerinin içindeki çocuk, her maaş günü biraz daha sessizleşiyor. Para burada altından yapılmış bir zincirdir. Parlar, göz alır, dışarıdan kıymetli görünür. Ama yine de zincirdir. İnsanı aç bırakmaz belki, ama kendisi olmaktan mahrum bırakır.

Oysa mesele sadece paranın azlığı ya da çokluğu değildir. Mesele, onun insanın kalbinde nereye oturduğudur. Para başköşeye geçtiğinde merhamet kapıda kalır. Vefa sesini kısar. Sadakat küçümsenir. İnsan, kendi değerini karakteriyle değil, hesabındaki rakamla ölçmeye başlar. Ve işte o zaman para bir aynaya dönüşür; ama o ayna yüzü değil, hırsı gösterir. İnsan kendine baktığını sanır, oysa gördüğü sadece sahip olduklarının şişirilmiş gölgesidir. Bir süre sonra kendi sesini duyamaz, kendi özünü seçemez, kendi kalbine yabancılaşır.

Mersin’in kavurucu sıcağında insan nasıl gölge ararsa, bugün de hepimiz biraz huzur arıyoruz. Ne var ki çoğumuz serinliği yanlış yerde arıyoruz. Daha çok para olursa daha az kırılacağımızı, daha mutlu yaşayacağımızı, daha değerli hissedeceğimizi sanıyoruz. Oysa para bazı eksikleri kapatır; ama her boşluğu dolduramaz. Bir sofrada ekmek eksikse karın acıkır, doğru ama sevgi eksikse insanın içi çürür. Bizi en çok yıkan şey bazen yoksulluk değil; paranın bolluğunda bile eksilen insanlıktır.

Belki artık şu soruyu sormanın vaktidir: Biz parayı mı taşıyoruz, yoksa para mı bizi, tanımadığımız birine dönüştürerek taşıyor? Çünkü günün sonunda bankadaki rakam değil, ardımızda bıraktığımız iz kalır. “İyi kazandı” sözü bir gün unutulur; ama “iyi insandı” cümlesi kolay silinmez. Para evi büyütebilir, ama içindeki mesafeyi kapatamaz. Sofrayı zenginleştirebilir, ama lokmanın tadını geri getiremez. İnsan bazen en çok cüzdanı doluyken kaybolur. Ve bazı kayıplar vardır ki, dünyanın bütün serveti bir araya gelse bile geri getiremez.

Sizlere Gelecekte Görüşmek Üzerine Meydan Okuyorum.

O Arada Görüşelim…