Bir düşünün.
Bir ameliyata girmek üzeresiniz. Cerrah masaya yaklaşıyor. “Ben aslında esnafım” diyor. “Ama insanlara yardım etmek istedim, aday oldum, seçildim.”
Ne hissedersiniz?
İşte bazı STK’larda, ticaret odalarında, meslek örgütlerinde durum tam olarak bu.
Kendi işinin dışında hiçbir şey bilmiyor!
Mersin’de yıllardır şunu görüyorum: Kendi işinde başarılı olmuş, para kazanmış, çevresinde saygın birisi var. “Adam iyi biri, başkan olsun” deniyor. Oluyor da.
Ama başkanlık başladıktan sonra ne oluyor?
Tüzüğü okumuyor. Mevzuatı bilmiyor. Proje nedir, nasıl yazılır, nasıl yönetilir-hiç bakmamış. Bütçeyi nasıl denetleyeceğini bilmiyor. Ve en önemlisi: Temsil ettiği insanlara nasıl hizmet edeceğini bilmiyor.
Kendi işi dışında dünyası yok. Ama elinde çok büyük bir güç var.
Araç amaç oldu
STK’lar, ticaret odaları, meslek örgütleri neden kurulur?
Şehre katkı vermek için. Üyelerin sorunlarını çözmek için. Topluma hizmet etmek için.
Ama bir süre sonra ne oluyor? Başkanlık koltuğu, asıl amaç haline geliyor. Fotoğraf, protokol, tanınma-bunlar öne çıkıyor. Şehrin derdi geri planda kalıyor.
Araç, amacın önüne geçti mi-her şey tersine döner. Kurum hizmet etmez, temsil eder. Çözmez, var olur.
Karşı cephe doğar
İşte tam burada çok önemli bir şey oluyor.
Bir kişi işi beceremediğinde eleştiri gelir. Eleştiri geldiğinde savunmaya geçer. Savunmaya geçince karşı taraf oluşur. Karşı taraf oluşunca kurum ikiye bölünür.
Bölünen kurum ne üyesine hizmet eder, ne şehre. Sadece kendi içindeki kavgayla meşgul olur.
Ve o kavganın bedeli; hem kuruma, hem meslek grubuna, hem şehre, hem de o başkanın kendi sosyal çevresine yansır.
Kötü ekilen tohum, her yere saçılır.
Ama iyi tohum da öyle
Şimdi şunu düşünün.
Mersin’de bir STK gerçekten işe yarayan bir şey yapıyor. Bir gencin önünü açıyor. Bir sorunu çözüyor. Bir projeyi hayata geçiriyor.
Ne olur?
Durgun suya atılmış taş gibi-daireler yavaş yavaş büyür. O başarı konuşulur. Başka kurumlar ilham alır. Üyeler “biz de yapabiliriz” der. Şehir hisseder.
Bir tek kurumun dürüst, çalışkan ve gerçek bir dönüşümü-zamanla toplumsal bir harekete dönüşebilir.
Ne ekersek onu biçeriz.
Peki ne yapılmalı?
Şu an Türkiye’de herkes aday olabiliyor. Kriter yok. Ölçüt yok. “İstiyorum” yeterli.
Bu değişmeli. Ama nasıl?
Diploma şartı koymak çözüm değil. Zaten kendi alanında başarılı olmuş insanlar bu örgütlere giriyor. Asıl eksik olan şu:
-Kendi işinin dışında bir vizyonu var mı?
-İnsanlara hizmet etmeyi biliyor mu?
-Birlikte hareket edebiliyor mu?
-Yaşadığı şehre, ülkeye katkıyı bir tüm olarak görebiliyor mu?
Bunları ölçmek için şu adımlar atılabilir:
Aday olmak isteyen kişi, seçimden önce üyelere somut bir eylem planı sunmalı. “Başkan olursam şunu yapacağım” değil- “Bu sorunu, bu yöntemle, bu sürede çözeceğim.”
Görev süresi boyunca yılda bir kez üyelere açık hesap vermeli. Kaç sorun çözüldü, para nereye harcandı, ne değişti?
Proje yönetimini, mevzuatı, bütçeyi bilmiyorsa-öğrenmeli ya da ile birileriyle çalışmalı. “Ben bilmiyorum ama öğrenirim” demek cesarettir. “Ben bilirim” deyip bilmemek ise en büyük zarardır.
Kendi grubuna değil, tüm üyelerine eşit davranmalı. İmtiyaz değil, hizmet.
Son söz
Kötü bir lider sadece kendine zarar vermez.
Kurumuna zarar verir. Meslek grubuna zarar verir. Şehre zarar verir.
Ama iyi bir lider de sadece kendine iyi yapmaz.
Çevresi değişir. Kurumu değişir. Şehri değişir.
Mersin’in ihtiyacı; daha fazla koltuğa oturan değil, oturduğu koltuğun ağırlığını hisseden insanlardır.
O ağırlığı hissedenler için kapım her zaman açık.

