Hoşgörü kusurlara göz yummak ve aldırmamak demektir.
İslâm dini prensip olarak affı, sevgiyi, hoşgörüyü ve uzlaşmayı tercih etmiştir.
Müslümanın kendisi, ailesi ve çevresiyle uyumlu olması esastır.
Cenab-ı Allâh, her şeye gücü yettiği halde, insanların pek çok kusur ve hatasını bağışlamaktadır.
Şu âyetler hoşgörülü olmayı öngörmektedir:
“Ey îmân edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır. Onlardan sakının. Ama hoş görür, kusurlarını affeder ve bağışlarsanız, bilin ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”
“(Ey Peygamberim!) Allah’ın merhameti sayesinde, onlara yumuşak davrandın! Şâyet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâalde onları affet; bağışlanmaları için dua et.”
İslâm’ın hoşgörü anlayışında aşırılık, haksızlık, zulüm olmadığı gibi, tabiî hakkından vazgeçmek ya da gerçek değerlerinden ödün vermek de söz konusu değildir.
Buna göre; kötülüğün cezası, ancak dengi bir cezâ olabilir. Nefsi savunma, yasal bir haktır. Fakat kişinin şahsına yapılmış bir kötülüğü affedip uzlaşması daha güzeldir.
Allah haksızlık edenleri sevmez, affedip uzlaşanları sever ve ödüllendirir. Zira hoşgörülü olmak, insanları affetmek büyük meziyettir; büyüklerin işidir.
Allah’ın elçisi hiçbir zaman nefsi için öfkeye kapılmamış, intikâm almamıştır. Ancak Allah’ın yasaklarının çiğnenmesine ve adaletin bozulmasına da müsaade etmemiştir.
Bu da gösteriyor ki hoşgörü, kişisel durumlarda olur, kamusal alanlarda dinî hayatta söz konusu değildir.
Peygamber efendimiz: “Farzlarla emrolunduğun gibi, insanlarla iyi geçinmekle de emrolundun.” buyuruyor.
Bu bir hadis-i şeriftir.
Yorumu ise: Müslüman’ın çevresi ile iyi geçinen, kendisiyle iyi geçinilen kimse olmasıdır.
Benzer hadisler de vardır:
“Akıllı olmanın ve akıllı yaşamanın ilk adımı, halka sevgi ve şefkat göstermektir.”
“Siz insanları mal-mülkle tatmin edemezsiniz. İnsanları ancak güzel ahlâk, hoşgörü ve güleryüz tatmin eder.”
“Rıfk ve yumuşaklık ihsan edilen kimseye dünya ve ahiretin bütün iyilikleri verilmiş demektir.”
“Bir kimsenin mümin kardeşine sevgi ve şefkatle bakması, mescide kapanıp bir yıl nafile ibadet etmesinden daha hayırlıdır,”
Bu anlayış Mevlânâ’da âlemşümul “insan sevgisini.”, Yunus Emre’de cihanşümul “Yunus şefkati”ni oluşturmuştur.
Mevlânâ’nın “Gel!” çağrısının, Yunus’un “Yaratılan her şeyi yaratan hatırına hoşgörme” anlayışının mânası budur.
Sadi’nin şu sözü bu mânâyı açıklamaktadır:
“Akılsız insan o kimsedir ki, Allah ile iyi olayım derken, Allah’ın kulları ile kötü olur.”
Allahın hoşnutluğu da kulların hoşnutluğuna bağlıdır.
Hâfız-ı Şirâzî aynı anlayışı şiirleştirmiştir:
“İki cihanın selâmeti şu iki şeye bağlıdır: Dostlarla mürüvvet, üffet ve ünsiyet… Düşmanlarla iyi geçinmek…”
Ayet ve hadislerden kaynaklanan, Mevlânâ gibi, Yunus gibi, Sadî ve Hafız gibi büyüklerin hayatlarında sanatlaşan “müsamaha” duygusu, tarih boyunca Müslüman’ın ahlâkı olmuştur.
Hz. Peygamber Hudeybiye Muahedesi’nde, müşriklerin ileri sürdükleri aşırı şartları anlayışla karşılamış, Hayberin fethinde ele geçirilen Tevrat nüshalarını sahiplerine iade etmiş, fethedilen topraklarda yaşayan gayrimüslimlerin kendi inanç ve ibadetlerinde serbest bırakmıştır.
İslâm tarihinin her safhasında ve sayfasında bu uygulamanın sayısız misalleri vardır:
Hulefa-yı Râşidin, ondan sonra gelen bütün halife ve devlet başkanları savaş esnasında bile yaşlılara, hastalara, çocuklara, ibadet edenlere, rahip ve keşişlere dokunulmamasını emretmişlerdir.
Kudüs’ün fethinden sonra yerli halk ayin ve ibadetlerinde tamamen serbest bırakılmışlar, İstanbul ‘un fethinden sonra Hristiyan halka müsamahadan da öte geniş imtiyazlar tanınmıştır.
Emevîler’de, Abbasilerde, Selçuklular’da, Osmanlılar’da hep aynı anlayış hâkim olmuştur.
Osmanlılar Doğu Avrupa’da hükümran oldukları 500 yıl boyunca yerli Hristiyan halkın ayinine, ibadetine, lisanına, yaşayış ve geleneğine dokunmamıştır.
Voltaire’in şu sözü bir itiraftır:
“Hiçbir Hristiyan devleti, kendi topraklarında Müslümanların bir cami bulunmasına müsaade etmemiştir. Halbukî Müslümanlar, Hıristiyanlar’ın kiliselerine her zaman müsamaha göstermişlerdir.”
Ünlü Gustave le Bon; İslâmiyet’in hızla yayılmasını bu müsamahaya bağlamıştır:
“Kur’ânın yayılmasında, kuvvetin hiçbir tesiri olmamıştır. Zira Müslümanlar, mağlûp milletleri dinlerinde serbest bırakmışlardır. Eğer Hıristiyan milletler İslâmiyet’i kabul etmişlerse, bunun sebebi Müslümanlar’ın kendilerine karşı eski hükümdarlarından daha âdil ve müsamahalı davranmalarıdır.”
Müslümanlar, ferdî hayatlarında, toplu yaşayışlarında, Müslüman olmayanlara karşı kendi aralarında, savaşta, barışta, hoşgörüyü bir davranış ölçüsü saymışlardır. Kimseye kin tutmamışlardır.
Gönül yıkmayı değil, gönül almayı tercih etmişlerdir. Zira hoşgörülü olmak Müslüman’ın ahlakıdır.
Hoşça kalınız.

