Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, zamanın olmadığı, acının olmadığı bir yer varmış.
Adı Cennet’miş.
O cennette, iki kişi yaşarmış. Biri Âdem, biri Havva.
Âdem ile Havva, cennette çiçekler arasında yürürmüş. Irmakların sesi, kuşların sesi birbirine karışırmış. Ne yorulmak bilirlermiş, ne korkmak bilirlermiş, ne de ağlamak.
Bir gün, bir hata yapmışlar. Yasak bir meyveye ellerini uzatmışlar.
O anda, cennetin kapıları sessizce kapanmış.
Âdem bir dağın başına indirilmiş. Havva, çok uzak bir vadinin ortasına.
Dünya soğukmuş, dünya sessizmiş, dünya cennete hiç benzemiyormuş.
Âdem, dağın tepesinde oturmuş, gökyüzüne bakmış. “Ben ne yaptım?” demiş. Gözyaşları sakalını ıslatmış.
Havva, vadide bir taşın üstüne oturmuş, ellerini açmış. “Ben cennetimi özledim, ben Âdem’imi özledim” demiş. Gözyaşları toprağı ıslatmış.
Yıllar geçmiş. Âdem Havva’yı aramış, Havva Âdem’i aramış. Dağ dememişler, taş dememişler, yürümüşler.
Bir gün, Arafat denilen bir dağın eteğinde karşılaşmışlar.
Âdem, Havva’yı görünce koşmuş. Havva, Âdem’i görünce koşmuş. Sarılmışlar. Öyle sarılmışlar ki, sanki yılların hasreti, o sarılışta erimiş.
Birlikte ağlamışlar. Birlikte dua etmişler.
“Allah’ım, bizi affet. Bizi yine cennetine al.”
Allah, onların duasını duymuş. Onları affetmiş.
Ama onlara demiş ki: “Cennete dönüş, bir yolculuk ister. O yolculuk, dünyada başlar.”
Ve o gün, gökten değil, cennetten bir taş inmiş dünyaya.
Bembeyaz bir taşmış. Sütten beyaz, kardan beyaz, aydan parlakmış.
Adı, Hacerü’l-Esved’miş.
Âdem ile Havva, o taşı görünce, sanki cennetin kapısını yeniden görmüş gibi olmuşlar. Taşa dokunmuşlar. Taşa sarılmışlar. “İşte cennetten bir parça” demişler.
Zaman geçmiş. O taş, insanların eline, diline, gözyaşına dokuna dokuna kararmış. Kimisi demiş ki, “İnsanların günahını emdiği için karardı.” Kimisi demiş ki, “İnsanların hüznünü taşıdığı için karardı.”
Ama o taş, hâlâ cennetten gelmiş bir taşmış. Kâbe’nin köşesinde, sessizce beklemeye başlamış.
Aradan çok zaman geçmiş. İnsanlar çoğalmış. Şehirler kurulmuş.
Ama insanların içinde, Âdem ile Havva’nın özlemi hiç bitmemiş.
Bir adam varmış. Yıllarca çalışmış, yıllarca biriktirmiş. Her gece demiş ki: “Allah’ım, ne olur bir kere o taşı göreyim.”
Bir gün, nasip olmuş. Mekke’ye gitmiş. Kâbe’yi ilk görünce, dizlerinin bağı çözülmüş. Yere çökmüş, ağlamış. Çünkü o, Âdem gibi ağlıyormuş.
Bir kadın varmış. Evde çocukları, işi, yorgunluğu varmış. Ama kalbi hep yanıyormuş. Her gece demiş ki: “Ne olur, bir kere Kâbe’ye dokunayım, bir kere o taşa bakayım.”
Bir gün, nasip olmuş. Umreye gitmiş. Kâbe’nin etrafında dönerken, kendini cennetin etrafında dönüyor gibi hissetmiş.
Oraya gidenler, o taşa el sürmüş. Kimi öpmüş, kimi uzaktan bakmış, kimi sadece ağlamış. Hepsi aynı duayı etmiş:
“Allah’ım, biz de Âdem ile Havva gibi hata yaptık. Biz de cenneti özledik. Bizi de affet.”
Belki senin de içinde bir sızı var. “Bir gün ben de gitsem” diyorsun.
Belki paran yok, belki vaktin yok, belki yolun uzak.
Ama unutma, Kâbe’ye gitmek önce kalple başlar.
Kalbi gidenin, bedeni de bir gün gider.
Âdem ağladı, Havva ağladı, Allah onlara cennetten bir taş gönderdi.
Sen ağlarsan, sen istersen, Allah sana da o taşı görmeyi nasip eder.
Bir gün, sen de orada olacaksın. Kâbe’nin karşısında duracaksın. O beyazdı, karardı denen o taşı göreceksin. Ve diyeceksin ki:
“Allah’ım, ben dünyayı değil, cenneti özlemişim.”
Ve o an, Âdem’in gözyaşı, Havva’nın gözyaşı ve senin gözyaşın aynı duada buluşacak:
“Allah’ım, bizi yine cennetine al.”
Allah onları affetmişti. Merhamet etmişti.
Ama dedi ki: “Siz dünyadasınız artık. Cennete dönüşünüz, sabırla, tövbeyle, sevgiyle olacak.”

