Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

SEVGİ, SÖZDE DEĞİL; ŞAHSİYETTE TECELLİ EDER

“Seviyorum” demek kolaydır. Zor olan, o sözün ahlâkını taşımaktır. Çünkü

“Seviyorum” demek kolaydır. Zor olan, o sözün ahlâkını taşımaktır. Çünkü sevgi, dille kurulan bir iddia değil; şahsiyetle doğrulanan bir hakikattir. Bugün ilişkilerimizi çürüten şey, sevgisizlikten çok, sevginin yükünü taşıyamayan insanların çoğalmasıdır.

Bir insanın “seviyorum” demesi, kuşkusuz bütünüyle değersiz değildir. Lâkin artık şu temel gerçeği görmek zorundayız: Her söylenen söz hakikat değildir; her güzel cümle de samimiyetin delili sayılamaz. Hele ki mesele sevgi ise, kelimeler çoğu zaman duygunun değil, niyetin makyajına dönüşebilmektedir. Bu çağ, kelimeleri büyütürken anlamları küçülttü. Dillerde sevgi çoğaldı; ama hayatta karşılığı azaldı. Herkes sevdiğini söylüyor, fakat pek azı sevdiğini koruyor. Herkes bağlılıktan söz ediyor, fakat en küçük menfaat sarsıntısında bağlılık ilk terk edilen değer oluyor.

Bir çiçeği sevdiğini söyleyen, fakat onu sulamayı unutan birinin sevgisine kim inanır? Toprağı kurumuş, yaprakları sararmış, kökü zayıflamış bir çiçeğin başında edilen sevgi sözleri, yalnızca boş bir teselli cümlesidir. Çünkü sevgi, methiye değil; muhafazadır. İlgi göstermeyen, emek vermeyen, yaşatmak için çaba harcamayan insanın sevgisi, yalnızca kendi kulağına hoş gelen bir iddiadan ibarettir. İnsan ilişkilerinde de durum farklı değildir. Sevgi, ilan edildiği için değil, ispat edildiği için gerçektir.

Burada üzerinde ciddiyetle durulması gereken esas mesele şudur: Sevgi, bir duygulanım hali değil; etkin bir sorumluluktur. İnsanın sevdiği şeyin büyümesi, gelişmesi, korunması ve ayakta kalması için gösterdiği dikkat, emek ve sadakat, sevginin gerçek ölçüsüdür. Bunun dışında kalan her şey, en fazla geçici bir heyecan, kısa ömürlü bir yakınlık veya romantik bir yanılsamadır. Bir insanı sevmek, onun varlığını kendi duygusal ihtiyaçlarının hammaddesi haline getirmek değildir. Sevmek; incitmemek, harcamamak, yormamak, tüketmemektir. Sevmek; sorumluluk almaktır. Sevmek; nefsini değil, vicdanını merkeze koymaktır.

Bugünün en büyük ahlâkî krizlerinden biri de tam burada başlıyor. İnsanlar artık sevgiyi bir karakter meselesi olarak değil, bir konfor alanı olarak görüyor. İlişki istiyorlar, fakat sadakatin disiplinini istemiyorlar. Yakınlık arıyorlar, fakat sorumluluğun ağırlığına yanaşmıyorlar. Güven bekliyorlar, fakat güvenilir olmanın bedelini ödemek istemiyorlar. Böyle bir zeminde kurulan bağların uzun ömürlü olması zaten beklenemez. Çünkü fedakârlığın olmadığı yerde sevgi değil, kullanım vardır. Ahlâkın olmadığı yerde bağlılık değil, çıkar ortaklığı vardır. Sadakatin olmadığı yerde ise ilişki değil, yalnızca geçici bir beraberlik vardır.

İtiraf edelim: Çağımız, sevginin içini boşaltan bir gösteri düzeni kurmuştur. Özellikle sosyal medya kültürü, sevgiyi derinlikten koparıp vitrine taşımıştır. İnsanlar artık birbirlerini sevmekten çok, birbirleriyle mutlu görünmeye çalışıyor. Fotoğraflarda düzen, cümlelerde ihtişam, dışarıya karşı kusursuzluk var; ama kapalı kapılar ardında yorgunluk, yabancılaşma, ilgisizlik ve güvensizlik büyüyor. Görünürde ihtişamlı bir köprü var; fakat taşıyıcı kolonları çürümüş. En küçük sarsıntıda yıkılmasının sebebi de budur. Çünkü sevgi, alkışla değil; vakar, emek ve tutarlılıkla ayakta kalır.

Bu noktada, ikili ilişkilerde görmezden gelinmemesi gereken üç temel sütun vardır: namus, ahlâk ve sadakat. Bunlar eski zamanların nostaljik kavramları değil; insan onurunun vazgeçilmez şartlarıdır. Namus, yalnızca dar kalıplara hapsedilecek bir kavram değildir. Namus; insanın kendisine emanet edilen bir kalbi kirletmemesidir. Bir güveni istismar etmemesidir. Bir bağlılığı heves uğruna çiğnememesidir. Namus, kimsenin görmediği yerde de doğru kalabilmektir. Çünkü insanın asıl ölçüsü, toplumun önünde takındığı tavır değil; yalnız kaldığında sürdürdüğü terbiyedir.

Ahlâk ise bir insanın iç pusulasıdır. O pusula bozulmuşsa, sevgiden söz etmenin bir anlamı kalmaz. Ahlâkı zayıf bir insanın sevgisi de zayıftır; çünkü çıkar değiştiğinde duygusu da yön değiştirir. Sadakat de bu ahlâkın zamana yayılmış halidir. Sadakat, sadece birine bağlı kalmak değildir; verdiği sözün arkasında durmaktır. Geçici arzular karşısında kalıcı değerlere ihanet etmemektir. Zor zamanda kaçmamak, kolay zamanda şımarmamak, fırsat doğduğunda bozgun çıkarmamaktır. Sadakat, sevginin şiiri değil; omurgasıdır.

Ne yazık ki bugün birçok ilişki, tam da bu omurga eksikliği yüzünden çökmektedir. İnsanlar birbirlerinin yüzüne sevgi cümleleri kurarken, arkasından güven aşındırıyor. Beraberlik adına yola çıkıyor, ilk menfaat kavşağında yön değiştiriyor. Vefa istiyor ama vefakâr olmuyor. Dürüstlük bekliyor ama dürüstlüğü kendisi için bağlayıcı görmüyor. Böyle bir çifte standardın hüküm sürdüğü yerde sevgi değil, yalnızca duygusal tüketim vardır. Bir kalbe girmek marifet değildir; marifet, orayı harabeye çevirmeden çıkabilmektir. Daha da büyüğü, girdikten sonra çıkmayı değil, emanet bilip sahip çıkmayı seçebilmektir.

Mesele yalnız bireysel ilişkilerle sınırlı da değildir. Toplumların çözülüşü, büyük kırılmalardan önce küçük sadakatsizliklerle başlar. Aile içinde değersizleşen ahlâk, sokakta güvensizliğe dönüşür. İlişkilerde sıradanlaşan yalan, kamusal hayatta da normalleşir. İnsanlar birbirine karşı sorumluluk taşımamaya başladığında, toplumsal doku da lif lif çözülür. Bu sebeple sevgi meselesi, sadece kalbin değil; toplum vicdanının da meselesidir. Çünkü evde koruyamadığımız değerleri, meydanlarda sloganla kurtaramayız.

Öyleyse yapılması gereken bellidir. Önce kelimelere değil, karaktere bakacağız. Bir insanın sizi sevip sevmediğini anlamak istiyorsanız, size kurduğu cümlelerden önce hayatının bütününe bakın. Öfkelendiğinde dili neye dönüşüyor? Menfaati çatıştığında ahlâkı ne kadar ayakta kalıyor? Siz yokken size karşı tavrı değişiyor mu? Zor zamanda omzunu mu veriyor, mazeret mi üretiyor? Çünkü sevginin turnusolü, rahat zamanda değil; imtihan anında ortaya çıkar.

İkinci olarak, sevgiyi haz merkezli değil, sorumluluk merkezli düşünmeyi yeniden öğrenmek zorundayız. Sevmek, sadece iyi hissetmek değildir. Sevmek; yük almaktır, sabretmektir, korumaktır, onarmaktır. Bir bahçeyi sevmek nasıl yabani otları temizlemeyi gerektiriyorsa, bir ilişkiyi sevmek de bencilliği, kibri, yalanı ve savrukluğu ayıklamayı gerektirir. Bakımsız bırakılan her bağ çürür. İhmal edilen her duygu kararır. Korunmayan her güven dağılır. Üçüncü olarak, genç kuşaklara sevgiyi sadece romantik bir kelime olarak değil, ahlâkî bir disiplin olarak anlatmak mecburiyetindeyiz. Sevmek, sahip olmak değildir. Sevmek, hükmetmek değildir. Sevmek, tüketmek hiç değildir. Sevmek; karşısındakinin varlığını kendi keyfine göre biçimlendirmek değil, onun haysiyetini gözetmektir. İnsan sevdiğine hoyrat davranamaz. Sevdiğini değersizleştiremez. Sevdiğini aldatamaz. Aldatıyorsa, orada sevgi değil, sadece heves vardır. Heves geçer; geriye tahribat kalır.

Son söz şudur: Artık sevgiye değil, sevginin ahlâkına muhtacız. Çünkü bu çağın asıl yoksulluğu duygusuzluk değil; ilkesizliktir. İnsanlar sevebiliyor belki, ama sevdiklerine sadık kalamıyor. Beğenebiliyor, arzulayabiliyor, yakınlık kurabiliyor; fakat karakter göstermekte aynı başarıyı sergileyemiyor. Oysa sevgi, karakterle yükselir; şahsiyetle derinleşir, ahlâkla kalıcı hale gelir. Bunlar yoksa geriye kalan şey, süslü sözlerle perdelenmiş sıradan bir bencilliktir.

Ve nihayet bilinmelidir ki: Bir insanı sevdiğini söylemek marifet değildir; marifet, o insanın onuruna dokunmadan yanında kalabilmektir. Sevgi, dilde başladığı anda değil; nefse rağmen ahlâkta ısrar ettiği anda gerçektir. Namusu olmayanın sevgisi güven vermez, ahlâkı olmayanın bağlılığı sürmez, sadakati olmayanın sözü ise ancak ilk rüzgâra kadar ayakta kalır. Geriye kalan her şey, biraz gürültü, biraz gösteri ve çokça yıkımdır.

Sizlere Gelecekte Görüşmek Üzerine Meydan Okuyorum.

O Arada Görüşelim…