Orta Doğu’da Yahudi İsrail ve Hristiyan ABD’nin Müslüman İran’ı hedef alan operasyonları, bölgeyi bir kez daha ateş çemberine atmıştır.
Bu bir din savaşı değil de nedir?
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarıyla tırmanan gerilim, sadece askeri bir strateji değil, İsrail ve ABD’nin İran’da stratejik noktaları hedef alan operasyonları, bölgede yeni bir gerilim dalgası yaratırken, saldırıların ardında Din fktörü olduğu kesinlik kazanmıştır.
ABD’li Senatör Lindsey Graham, “Bu dini bir savaş. Günün sonunda bunu kim kazanacak? Şu anda karşı karşıya olduğumuz şey, Orta Doğu’nun geleceğini bin yıl boyunca belirleyecek bir karar anıdır” ifadelerini kullanmıştı.
Bu açıklamalar, savaşın sadece askeri bir harekat olmadığını ve dinler arasında savaş olduğunu gözler önüne sermiştir.
İsrail Başbakanı katil Binyamin Netanyahu, “Orta Doğu’nun çehresini değiştireceğiz” sözleriyle operasyonun çapını tarif ederken; İsrail Cumhurbaşkanı İzak Herzog, “Tarihi bir dönüm noktasındayız. Orta Doğu’nun geleceği bu operasyonun başarısına bağlı” şeklinde konuşmuştu.
İsrail siyasetinde askeri ve stratejik hedeflerin dini referanslarla anlatılması, tarihsel bir arka plana dayanıyor.
Radikal çevrelerin “Arz-ı Mevud” olarak nitelendirdiği, tahrip edilmiş Tevrat’ta yer alan “Nil’den Fırat’a kadar uzanan topraklar” hayali, dini bir görüş olmasına rağmen bugün siyasi bir ajanda olarak karşımıza çıkıyor.
ABD’nin yeni Savunma Bakanı Pete Hegseth, geçmişteki bir konuşmasında “Tapınak Dağı’nda tapınağın yeniden kurulması mucizesinin gerçekleşmemesi için hiçbir neden yok. Bunun bir parçası da sahadaki gerçeklerin farkına varmaktır” sözleriyle bu ideolojik yaklaşıma destek vermişti.
Haçlı Seferleri’nden bugüne kadar bölge üzerindeki emeller, inanç üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.
Eski ABD Başkanı George W. Bush’un 11 Eylül sonrası kullandığı ifadeleri, bugün de benzer bir dilin devrede olduğunu gösteriyor.
George W. Bush, o dönemde “Bu bir Haçlı seferi. Bu terörle savaş zaman alacaktır ve Amerikan halkı sabırlı olmalıdır” ifadelerini kullanarak, mücadelenin ideolojik boyutuna dikkat çekmişti.
Amerika ve İsrail işbirliği ile İran’a yapılan saldırıların Dinler arasında savaş olduğu herkesçe bilinmektedir.
Din inancı ortadoğu’da olduğu gibi barışta ve savaşta toplumları etkisi altına almaktadır.
Nasıl mı?
Din inancının topluma ektisini bir başka açıdan dile getirmek istiyorum:
Din; Toplumun disiplinini sağlayan ilahi bir kanundur.
Yüce İslâm dini ise son din, gerçek dindir.
Tarihimiz içerisinde İslamiyet’in, seçkin ve etkin bir yeri vardır.
Bayramlarda, kandillerde, cumalarda, teravihlerde insanlarımız yüz-yüze,
göz-göze bir araya gelmenin, kaynaşmanın heyecanını yaşamıştır.
Çağlar; Mevlit – mevlit, kandil-kandil bütünleşen Türk insanının din kardeşliği tezahürleri ile aydınlanmıştır.
Son asrın buhranı, insanları aynı inançta, aynı heyecanda birleştirememe başarısızlığıdır.
İnsan; Aklı, duyguları, kaprisleri olan bir varlıktır.
Türk insanını savaşta ve barışta birleştiren fikir yüce İslâm dinidir.
Din bir lüks değildir.
Din hayatın içindedir. Yaşanan, davranışlarımıza ölçü olan, emir veren bir disiplindir.
“Namaz insanı her türlü edepsizlik ve kötülüklerden men eder.” Ayet-i Kerimesi bunun ifadesidir.
Yine: “Yalan söyleyen ve yalan (gibi kötülük) ile amel eden kimse (Oruç tutuyorum zannederek boşuna aç kalmasın!) onun yemeyi ve içmeyi bırakmasına Allah’ın fazla ihtiyacı yoktur.” Hadis-i Şerifi de, ibadetlerin bir hikmetinin de insanın ahlâkını yüceltmek olduğunu teyit etmekledir.
Din, birlikleri oluşturan bir güçtür.
Din birliği; İnsan topluluklarını millet haline getiren, onu diri ve ayakta tutan en önemli kaynaktır.
Hiç kimse bu disiplinin dışında değildir.
Din, konuşurken, alışveriş ve görev yaparken, çalışırken, askerin, sivilin, işçinin, patronun, esnafın, tüccarın, amir ve memurun kısaca herkesin ruh enginliğinde duyması ve yaşaması gereken prensiplerdir.
Başka bir deyişle din; Camide ve seccadede bırakılan bir konu değildir.
İşçiyi daha verimli, öğrenciyi daha çalışkan, halkı kanunlara karşı daha saygılı, piyasayı daha güvenli yapan faktörlerden biri de dindir.
Dine saygılı toplumda cinayet, karaborsa, kanunsuz fiyat artışı, adam kayırma, rüşvet, zimmet, kanunlara karşı isyan yoktur.
Bunlar dine karşı saygısı azalmış toplumlarda kolayca filizlenen sosyal hastalıklardır.
Kötülükler ve suçlar; Polisin, jandarmanın görmediği yerde işlenirler.
Herkesin başına bir polis dikme İmkânı yoktur.
Bu disiplin, kalplere yerleştirilen sorumluluk ve din şuuru ile kolayca sağlanır. Öyleyse din eğitimi ve disiplini, suçların önlenmesi bakımından kanunlara yardımcıdır.
İslâm dini; Gerici, tutucu değil, itici bir güçtür.
İslam dini; “İki gönü birbirine eşit olan aldanmıştır” diyen, çalışmayı ibadet sayan, “hizmetçi ile efendiyi aynı sofraya oturtan”, “işçinin ücretinin teri kurumadan verilmesini” emreden, kul hakkını hak sahibinin affına bırakan, toplumun içinde ona yön veren, yücelten, yükselten bir dindir.
Dindar millet çalışkandır.
Fabrikasını kendisi kurar. Makinesini, ilacını, silâhını kendisi yapar. Madenini, petrolünü kendisi işletir.
O halde gerçek din, gerçek Müslümanlık; aydınlıktır, ışıktır, yeniliktir, medeniyettir.
Din, Toplumu ayakta tutan sosyal bağdır.
Tarihî zamanlar içerisinde okulun, yolun, ışığın girmediği yurt köşelerinde insanımız dinin bağlayıcı, düzen verici otoritesi ile ayakta kalabilmiştir.
Türk insanı, büyük çilelerden, tecrübelerden geçmiştir.
“Halkımız arasında hâlâ “yetim malı” dokunulmaz şeydir.
Başkasının ırzı kendi ırzımızdır.
Başkasının malı “Kul hakkıdır” diye korunmuştur.
Tarih boyunca devletin himaye edici elini her zaman yanında göremeyen insanımız; Türklüğü’nü bu sayede koruyabilmiş, hayatını böylece sürdürebilmiştir.
Tarihimizde ölüyü soyan, güçsüze saldıran, devlet malını yağmalayan örnekler yoksa bunu da Müslümanlığa borçluyuz.
Kul hakkını, Allah’ın engin affediciliğinin dışında bırakan prensip, tarihimizi maddeci ve yağmacı bir tarih olmaktan kurtarmıştır.
Tarihimizde, insan insanın kurdu değildir.
İslâmiyet’in güçsüzlere, kimsesizlere uzanan sosyal yardım ve dayanışma müesseseleri; Sadece vatandaşları değil, en yakın akraba ve komşudan başlayarak bütün insanlığı kapsayan geniş kardeşlik müessesesini kurmuştur.
Müslümanlığın sosyal dayanışma ve yardım kurumları, zekât ve sadakadan ibaret değildir.
Doğan her çocuk toplumun teminatı altındadır.
Bu; Aidatsız, başvurmasız, karşılıksız toplu sigorta demektir.
Böyle teminat ancak Müslümanlıkta vardır.
İlaç bulamayan hastadan, açlıktan kıvranan yoksuldan en yakından başlayarak çevre-çevre bütün toplum sorumludur.
’’Komşusu aç iken tok uyuyan bizden değildir,” Hadis-i Şerifi bu konuda en güçlü prensibi koymuştur.
İslâmiyet’te ölçü madde değildir.
“Ferdi cemiyetin kurdu” yapan anlayış, ihtiyar dünyamızı çeşitli blokların çıkar kavgalarının insafsız arenası yapmıştır.
Vicdanları sarsan endişe, değer hükmü “madde” olan düşüncenin tahribatıdır.
Ölçü madde olursa, evlat ana babayı menfaati olduğu müddetçe sever.
Tüccar müşteriyi çıkarı olduğu için aldatır.
Asker cephede menfaati varsa savaşır.
Böyle bir toplum; Şerefli ve mutlu bir toplum olamaz. Toplum düzenini sağlayan, bizi millet yapan en önemli unsur da kutsal iman varlığımızdır.
Orta Doğu’da Yahudi İsrail ve Hristiyan ABD’nin Müslüman İran’ı hedef alan operasyonları, bölgeyi bir kez daha ateş çemberine atmıştır.
Hoşça kalınız.
Bu bir din savaşı değil de nedir?
İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarıyla tırmanan gerilim, sadece askeri bir strateji değil, İsrail ve ABD’nin İran’da stratejik noktaları hedef alan operasyonları, bölgede yeni bir gerilim dalgası yaratırken, saldırıların ardında Din fktörü olduğu kesinlik kazanmıştır.
ABD’li Senatör Lindsey Graham, “Bu dini bir savaş. Günün sonunda bunu kim kazanacak? Şu anda karşı karşıya olduğumuz şey, Orta Doğu’nun geleceğini bin yıl boyunca belirleyecek bir karar anıdır” ifadelerini kullanmıştı.
Bu açıklamalar, savaşın sadece askeri bir harekat olmadığını ve dinler arasında savaş olduğunu gözler önüne sermiştir.
İsrail Başbakanı katil Binyamin Netanyahu, “Orta Doğu’nun çehresini değiştireceğiz” sözleriyle operasyonun çapını tarif ederken; İsrail Cumhurbaşkanı İzak Herzog, “Tarihi bir dönüm noktasındayız. Orta Doğu’nun geleceği bu operasyonun başarısına bağlı” şeklinde konuşmuştu.
İsrail siyasetinde askeri ve stratejik hedeflerin dini referanslarla anlatılması, tarihsel bir arka plana dayanıyor.
Radikal çevrelerin “Arz-ı Mevud” olarak nitelendirdiği, tahrip edilmiş Tevrat’ta yer alan “Nil’den Fırat’a kadar uzanan topraklar” hayali, dini bir görüş olmasına rağmen bugün siyasi bir ajanda olarak karşımıza çıkıyor.
ABD’nin yeni Savunma Bakanı Pete Hegseth, geçmişteki bir konuşmasında “Tapınak Dağı’nda tapınağın yeniden kurulması mucizesinin gerçekleşmemesi için hiçbir neden yok. Bunun bir parçası da sahadaki gerçeklerin farkına varmaktır” sözleriyle bu ideolojik yaklaşıma destek vermişti.
Haçlı Seferleri’nden bugüne kadar bölge üzerindeki emeller, inanç üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.
Eski ABD Başkanı George W. Bush’un 11 Eylül sonrası kullandığı ifadeleri, bugün de benzer bir dilin devrede olduğunu gösteriyor.
George W. Bush, o dönemde “Bu bir Haçlı seferi. Bu terörle savaş zaman alacaktır ve Amerikan halkı sabırlı olmalıdır” ifadelerini kullanarak, mücadelenin ideolojik boyutuna dikkat çekmişti.
Amerika ve İsrail işbirliği ile İran’a yapılan saldırıların Dinler arasında savaş olduğu herkesçe bilinmektedir.
Din inancı ortadoğu’da olduğu gibi barışta ve savaşta toplumları etkisi altına almaktadır.
Nasıl mı?
Din inancının topluma ektisini bir başka açıdan dile getirmek istiyorum:
Din; Toplumun disiplinini sağlayan ilahi bir kanundur.
Yüce İslâm dini ise son din, gerçek dindir.
Tarihimiz içerisinde İslamiyet’in, seçkin ve etkin bir yeri vardır.
Bayramlarda, kandillerde, cumalarda, teravihlerde insanlarımız yüz-yüze,
göz-göze bir araya gelmenin, kaynaşmanın heyecanını yaşamıştır.
Çağlar; Mevlit – mevlit, kandil-kandil bütünleşen Türk insanının din kardeşliği tezahürleri ile aydınlanmıştır.
Son asrın buhranı, insanları aynı inançta, aynı heyecanda birleştirememe başarısızlığıdır.
İnsan; Aklı, duyguları, kaprisleri olan bir varlıktır.
Türk insanını savaşta ve barışta birleştiren fikir yüce İslâm dinidir.
Din bir lüks değildir.
Din hayatın içindedir. Yaşanan, davranışlarımıza ölçü olan, emir veren bir disiplindir.
“Namaz insanı her türlü edepsizlik ve kötülüklerden men eder.” Ayet-i Kerimesi bunun ifadesidir.
Yine: “Yalan söyleyen ve yalan (gibi kötülük) ile amel eden kimse (Oruç tutuyorum zannederek boşuna aç kalmasın!) onun yemeyi ve içmeyi bırakmasına Allah’ın fazla ihtiyacı yoktur.” Hadis-i Şerifi de, ibadetlerin bir hikmetinin de insanın ahlâkını yüceltmek olduğunu teyit etmekledir.
Din, birlikleri oluşturan bir güçtür.
Din birliği; İnsan topluluklarını millet haline getiren, onu diri ve ayakta tutan en önemli kaynaktır.
Hiç kimse bu disiplinin dışında değildir.
Din, konuşurken, alışveriş ve görev yaparken, çalışırken, askerin, sivilin, işçinin, patronun, esnafın, tüccarın, amir ve memurun kısaca herkesin ruh enginliğinde duyması ve yaşaması gereken prensiplerdir.
Başka bir deyişle din; Camide ve seccadede bırakılan bir konu değildir.
İşçiyi daha verimli, öğrenciyi daha çalışkan, halkı kanunlara karşı daha saygılı, piyasayı daha güvenli yapan faktörlerden biri de dindir.
Dine saygılı toplumda cinayet, karaborsa, kanunsuz fiyat artışı, adam kayırma, rüşvet, zimmet, kanunlara karşı isyan yoktur.
Bunlar dine karşı saygısı azalmış toplumlarda kolayca filizlenen sosyal hastalıklardır.
Kötülükler ve suçlar; Polisin, jandarmanın görmediği yerde işlenirler.
Herkesin başına bir polis dikme İmkânı yoktur.
Bu disiplin, kalplere yerleştirilen sorumluluk ve din şuuru ile kolayca sağlanır. Öyleyse din eğitimi ve disiplini, suçların önlenmesi bakımından kanunlara yardımcıdır.
İslâm dini; Gerici, tutucu değil, itici bir güçtür.
İslam dini; “İki gönü birbirine eşit olan aldanmıştır” diyen, çalışmayı ibadet sayan, “hizmetçi ile efendiyi aynı sofraya oturtan”, “işçinin ücretinin teri kurumadan verilmesini” emreden, kul hakkını hak sahibinin affına bırakan, toplumun içinde ona yön veren, yücelten, yükselten bir dindir.
Dindar millet çalışkandır.
Fabrikasını kendisi kurar. Makinesini, ilacını, silâhını kendisi yapar. Madenini, petrolünü kendisi işletir.
O halde gerçek din, gerçek Müslümanlık; aydınlıktır, ışıktır, yeniliktir, medeniyettir.
Din, Toplumu ayakta tutan sosyal bağdır.
Tarihî zamanlar içerisinde okulun, yolun, ışığın girmediği yurt köşelerinde insanımız dinin bağlayıcı, düzen verici otoritesi ile ayakta kalabilmiştir.
Türk insanı, büyük çilelerden, tecrübelerden geçmiştir.
“Halkımız arasında hâlâ “yetim malı” dokunulmaz şeydir.
Başkasının ırzı kendi ırzımızdır.
Başkasının malı “Kul hakkıdır” diye korunmuştur.
Tarih boyunca devletin himaye edici elini her zaman yanında göremeyen insanımız; Türklüğü’nü bu sayede koruyabilmiş, hayatını böylece sürdürebilmiştir.
Tarihimizde ölüyü soyan, güçsüze saldıran, devlet malını yağmalayan örnekler yoksa bunu da Müslümanlığa borçluyuz.
Kul hakkını, Allah’ın engin affediciliğinin dışında bırakan prensip, tarihimizi maddeci ve yağmacı bir tarih olmaktan kurtarmıştır.
Tarihimizde, insan insanın kurdu değildir.
İslâmiyet’in güçsüzlere, kimsesizlere uzanan sosyal yardım ve dayanışma müesseseleri; Sadece vatandaşları değil, en yakın akraba ve komşudan başlayarak bütün insanlığı kapsayan geniş kardeşlik müessesesini kurmuştur.
Müslümanlığın sosyal dayanışma ve yardım kurumları, zekât ve sadakadan ibaret değildir.
Doğan her çocuk toplumun teminatı altındadır.
Bu; Aidatsız, başvurmasız, karşılıksız toplu sigorta demektir.
Böyle teminat ancak Müslümanlıkta vardır.
İlaç bulamayan hastadan, açlıktan kıvranan yoksuldan en yakından başlayarak çevre-çevre bütün toplum sorumludur.
’’Komşusu aç iken tok uyuyan bizden değildir,” Hadis-i Şerifi bu konuda en güçlü prensibi koymuştur.
İslâmiyet’te ölçü madde değildir.
“Ferdi cemiyetin kurdu” yapan anlayış, ihtiyar dünyamızı çeşitli blokların çıkar kavgalarının insafsız arenası yapmıştır.
Vicdanları sarsan endişe, değer hükmü “madde” olan düşüncenin tahribatıdır.
Ölçü madde olursa, evlat ana babayı menfaati olduğu müddetçe sever.
Tüccar müşteriyi çıkarı olduğu için aldatır.
Asker cephede menfaati varsa savaşır.
Böyle bir toplum; Şerefli ve mutlu bir toplum olamaz. Toplum düzenini sağlayan, bizi millet yapan en önemli unsur da kutsal iman varlığımızdır.
Orta Doğu’da Yahudi İsrail ve Hristiyan ABD’nin Müslüman İran’ı hedef alan operasyonları, bölgeyi bir kez daha ateş çemberine atmıştır.
Hoşça kalınız.

