Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Avrupa’nın İran İkilemi: Güvenlik mi, Değerler mi?

Ortadoğu bir kez daha alev hattına döndü. İsrail ve ABD’nin

Ortadoğu bir kez daha alev hattına döndü. İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik bombardımanı, yalnızca bölgesel dengeleri değil, Avrupa’nın kendi iç tutarlılığını da test ediyor. Brüksel’de yapılan olağanüstü video konferans sonrası yayımlanan ortak bildiri, ilk bakışta temkinli ve teknik bir metin gibi görünüyor. Ancak satır aralarına bakıldığında Avrupa Birliği’nin derin bir stratejik ikilemle karşı karşıya olduğu açık.

Toplantıya başkanlık eden AB Dış ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallasile yapılan üç saatlik görüşmenin ardından verilen mesaj netti: Öncelik, bölgedeki Avrupa vatandaşlarının güvenliği. Gerekirse AB Sivil Koruma Mekanizması devreye alınacak.

Bu refleks anlaşılır. Dubai ve Abu Dabi başta olmak üzere bölgedeki büyük havalimanlarında binlerce uçuş iptal edilirken, belirsiz sayıda Avrupa vatandaşı İran ve çevresinde mahsur kaldı. Ancak Avrupa’nın sınavı yalnızca tahliye operasyonlarından ibaret değil.

Hürmüz Boğazı: Sessiz alarm

AB’nin açıklamasında özellikle Hürmüz Boğazı vurgusunun yer alması tesadüf değil. Küresel petrol ticaretinin can damarı olan bu dar geçitte yaşanacak bir kesinti, Avrupa ekonomisini doğrudan sarsar. Enerji fiyatları, enflasyon, tedarik zincirleri… Hepsi yeniden baskı altına girebilir.

Yani mesele yalnızca jeopolitik değil; doğrudan Avrupa mutfağını ilgilendiriyor.

Rejim değişikliği: Birlik var mı?

Asıl kırılma noktası ise İran’da rejim değişikliği meselesi. Ortak bildiride ABD ve İsrail’in bu yöndeki hedeflerine açık bir destek yok. Metin, “İran halkıyla dayanışma” ve “insan hakları” vurgusuyla sınırlı kaldı.

Fakat aynı gün Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen sosyal medyada “güvenilir bir geçiş sürecine acil ihtiyaç” diyerek daha açık bir pozisyon aldı. Bu çıkış, AB’nin kurumsal dili ile siyasi liderliğinin tonu arasındaki farkı gözler önüne serdi.

Benzer bir ayrışma Almanya’da da görüldü. Şansölye Friedrich Merz, İran’daki “molla rejiminin” sona erme ihtimalinin birçok İranlıda rahatlama yarattığını savundu. Hukuki tartışmaları kabul etmekle birlikte, “terör rejimi” ifadesiyle net bir siyasi tavır aldı.

Öte yandan İspanya ve Slovenya gibi ülkeler daha temkinli bir çizgide durarak diplomasi ve uluslararası hukuk vurgusu yaptı. Bu tablo, Avrupa’nın ortak dış politika üretme kapasitesinin hâlâ kırılgan olduğunu gösteriyor.

Avrupa ne istiyor?

Sorulması gereken temel soru şu: Avrupa İran’da ne istiyor?

  • Rejim değişikliği mi?

  • Nükleer programın sınırlandırılması mı?

  • Bölgesel istikrar mı?

  • Yoksa sadece krizin kendi ekonomisine zarar vermemesini mi?

Birlik içinde net bir stratejik hedef olmadığı sürece, açıklamalar “denge politikası” gibi görünse de aslında yönsüzlük algısı yaratabilir.

Güvenlik mi, değerler mi?

Avrupa Birliği yıllardır dış politikasını “değerler” üzerine inşa ettiğini söylüyor: İnsan hakları, hukuk devleti, çok taraflılık. Ancak kriz anlarında enerji güvenliği ve ekonomik istikrar çoğu zaman öncelik kazanıyor.

İran krizi bu çelişkiyi yeniden açığa çıkardı. Bir yanda rejim eleştirisi, diğer yanda bölgesel savaş riskine karşı temkin. Bir yanda insan hakları söylemi, diğer yanda petrol akışının kesilmemesi kaygısı.

Sonuçta Avrupa’nın İran politikası, yalnızca Tahran’a değil, Brüksel’in kendi kimliğine dair bir test. Eğer Birlik ortak bir stratejik vizyon geliştiremezse, Ortadoğu’daki her yeni kriz AB içindeki fay hatlarını biraz daha derinleştirecek.

Ve belki de asıl soru şu:
Avrupa krizlere tepki veren bir aktör mü olacak, yoksa yön veren bir güç mü?