Avrupa Birliği bir kez daha kritik bir tartışmanın eşiğinde. Liderler, Avrupa’yı daha rekabetçi, daha bağımsız ve güçlü bir ekonomik merkez haline getirme hedefiyle bir araya geliyor. Ancak asıl mesele hedefin kendisi değil; o hedefe nasıl ulaşılacağı. Çünkü Avrupa’da çoğu zaman fikir birliği hedeflerde sağlanır, yöntemlerde ise ciddi ayrılıklar ortaya çıkar.
Bugün Avrupa ekonomisi hem içeriden hem dışarıdan baskı altında. Çin’in giderek artan ekonomik gücü, ABD’nin sertleşen ticaret politikaları ve küresel rekabet koşulları, Avrupa’yı daha hızlı karar almaya zorluyor. Bu nedenle tek pazarın güçlendirilmesi, sanayinin desteklenmesi ve dışa bağımlılığın azaltılması gibi başlıklar masada. Fakat bu başlıkların altını dolduracak finansman modeli ve siyasi irade konusunda net bir uzlaşma henüz yok.
Özellikle Eurobond gibi ortak borçlanma araçları veya Avrupa şirketlerine öncelik verilmesi gibi öneriler, bazı ülkeler için cazip görünürken bazıları için ekonomik risk anlamına geliyor. Bu durum Avrupa’nın kronik sorunu olan “çok seslilik” meselesini yeniden gündeme taşıyor. Bir yanda daha federal bir Avrupa isteyenler, diğer yanda ulusal egemenliğin korunmasını öncelik gören ülkeler var.
Mario Draghi’nin “gerçek bir federasyon olmazsa Avrupa zayıflar” uyarısı da aslında bu tartışmanın özünü yansıtıyor. Draghi’ye göre Avrupa ya daha entegre olacak ya da küresel rekabette geri kalacak. Buna karşılık bazı liderler, özellikle de ulusal ekonomilerin kontrolünü bırakmak istemeyen hükümetler, bu fikre mesafeli duruyor. Bu çekişme, Avrupa’nın ekonomik hamlelerini yavaşlatan en önemli faktörlerden biri olarak görülüyor.
Bir diğer dikkat çeken başlık ise bürokrasinin azaltılması. Avrupa iş dünyası uzun süredir aşırı düzenleme ve karmaşık mevzuat nedeniyle rekabet gücünün zayıfladığını savunuyor. Eğer bu alanda somut adımlar atılmazsa, yatırımın Avrupa dışına kayması riski giderek büyüyor. “Made in Europe” yaklaşımı bu yüzden sadece ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir slogan haline gelmiş durumda.
Ancak tüm bu tartışmaların merkezinde aslında daha büyük bir soru var:
Avrupa gerçekten ortak bir ekonomik vizyon oluşturabilecek mi?
Yoksa her ülke kendi ulusal öncelikleri doğrultusunda hareket etmeye devam mı edecek?
Çünkü güçlü bir tek pazar söylemi kulağa hoş gelse de, bunun siyasi bedelini ödemeye herkes hazır görünmüyor.
Sonuç olarak Avrupa Birliği şu anda bir yol ayrımında.
Ya daha entegre, hızlı karar alan ve küresel rekabette güçlü bir blok olacak ya da iç tartışmalar nedeniyle fırsatları kaçıran bir ekonomik yapı olarak kalacak.
Bu zirveden büyük kararlar çıkması beklenmese de, Avrupa’nın gelecekte hangi yöne gideceğine dair önemli sinyaller vermesi açısından kritik bir toplantı olacağı kesin.

