Avrupa siyasetinde bazen asıl krizler, yüksek perdeden atılan nutuklarla değil, “kim kimin adına konuşuyor?” sorusuyla başlar. Bu kez tartışmanın odağında, Avrupa Komisyonu’nun ABD Başkanı Donald Trump’ın kurduğu “Barış Kurulu”nun ilk resmi toplantısına temsilci göndermesi var. Ve bu hamle, en sert tepkiyi Fransa’dan aldı.
Paris yönetimi açık konuştu: Komiser Dubravka Suica’nın Washington’daki toplantıya katılmak için üye devletlerden yetki almadığını savundu ve Brüksel’den derhal izahat istedi. Fransız Dışişleri Sözcüsü Pascal Confavreux’nün “Şaşırdık… Yetkisi yok” sözleri, aslında bir diplomatik nezaketsizlikten çok daha fazlasına işaret ediyor. Bu, AB içinde yetki ve temsil krizinin dışavurumu.
Yetki mi, inisiyatif mi?
AB’nin dış politikası kâğıt üzerinde nettir: Üye devletlerin oy birliği esastır. Ancak pratikte Brüksel, özellikle kriz anlarında “masada olmak” adına sınırları zorlayabiliyor. Komisyon’un savunması da bu yönde: Eğer AB masada olmazsa, Gazze’nin savaş sonrası toparlanmasında sadece “ödeyen taraf” olur, oyun kurucu değil.
Bu argüman yabana atılacak gibi değil. Avrupa Birliği, yıllardır Orta Doğu’da en büyük mali aktörlerden biri. Ancak mesele para değil; meşruiyet. Trump’ın geniş yetkilerle donatıldığı ve Birleşmiş Milletler’in rolünü ikame etmeyi hedeflediği iddia edilen bir yapıya katılım, AB’nin çok taraflılık ilkesine gölge düşürür mü?
İşte Fransa ve bazı diğer ülkelerin asıl kaygısı burada düğümleniyor.
Gazze vurgusu neden önemli?
Paris’in bir diğer itirazı, kurulun tüzüğünde Gazze’ye açık bir atıf yapılmaması. AB’nin diplomatik servisinin hazırladığı belgelerde de, kurulun yapısının Birliğin hukuk düzeniyle çelişebileceği ve yetkilerin tek elde toplanmasının hukuki riskler doğurabileceği belirtiliyor.
Bu noktada soru şu: AB, değerler üzerinden mi hareket edecek, yoksa jeopolitik gerçekçilik mi ağır basacak?
Brüksel’in yaklaşımı daha pragmatik görünüyor. 27 üye ülkenin 14’ünün de toplantıya diplomatik temsilci göndermesi, başkentlerin tamamen dışarıda kalmak istemediğini gösteriyor. Fakat diplomatik kulislerde dile getirilen bir ayrıntı önemli: Çoğu ülke düşük seviyeli temsilci gönderirken, Komisyon’un siyasi düzeyde katılım sağlaması rahatsızlık yarattı.
Yani mesele sadece katılım değil; temsil düzeyi ve sembolik anlamı.
Avrupa Parlamentosu’ndan yükselen sesler
Tepkiler sadece başkentlerle sınırlı değil. Avrupa Parlamentosu’nda da ciddi bir huzursuzluk var. Fransız milletvekili Nathalie Loiseau’nun “Üye devletlerin arkasından iş çevrildi” çıkışı, Brüksel içindeki güvensizliği açık ediyor. Merkezdeki Renew Europe grubu, BM’yi devre dışı bırakabilecek bir yapının meşrulaştırılmasının AB ilkelerine aykırı olduğunu savunurken, Sol Grup çok daha sert bir dil kullanarak bu hamleyi “Trump’ın önünde diz çökmek” olarak nitelendirdi.
Bu ifadeler abartılı bulunabilir. Ancak şunu teslim etmek gerekiyor: AB, dış politikada zaten kırılgan olan birlik görüntüsünü bir kez daha zedeledi.
Asıl mesele: AB’nin kimliği
Bu kriz, bir toplantıya katılım meselesi olmaktan çok daha büyük. Avrupa Birliği, küresel siyasette nasıl bir aktör olmak istiyor?
Değer temelli, çok taraflılığı savunan bir güç mü?
Yoksa yeni güç dengelerine uyum sağlayan, gerektiğinde risk alan pragmatik bir oyuncu mu?
Brüksel’in “masada olmalıyız” yaklaşımı stratejik açıdan anlaşılır. Ancak Fransa’nın “yetki yoksa katılım da yok” çıkışı da hukuki zemine dayanıyor.
Sonuçta bu tartışma, AB’nin klasik ikilemini yeniden gün yüzüne çıkardı: Ulus devletlerin egemenliği ile Birlik kurumlarının inisiyatifi arasındaki gerilim.
Trump’ın kurduğu bir masa etrafında başlayan tartışma, aslında Avrupa’nın kendi iç masasında çözülememiş bir sorunun yansıması. Ve görünen o ki, Brüksel bu soruya net bir cevap vermeden, dış politikada “oyun kurucu” olma iddiasını sürdürmekte zorlanacak.

