Otobüsteki o genç adamın sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyor:
“Ben tipsizim o yüzden aldatılamam.” İlk durakta inip gitti, arkasında bıraktığı cümle ise bir felsefi taş gibi ağırlaştı içimde. Aldatılabilmek için önce bir “evet” gereklidir; o “evet” ise bazılarına nasip olmaz. Çirkin erkek için sadakatsizlik, erişilemez bir lükstür; bir nevi yokluğun lüksü.
İnsan ruhu, yaralarını en derin yerden alır. İlişki denen o kırılgan köprü, iki ucunda iki farklı gölge taşır: Biri cinselliğin ateşli, geçici fırtınası; diğeri duyguların sessiz, kemirgen sızıntısı. Hangisi daha çok kanatır? Cevap, cinsiyetin eski mağaralarından doğar.
Erkek, evrimsel bir bekçi gibi, mülkiyetin haritasını çizer. Kadını, avlandığı toprağın sınırlarını idrarıyla işaretleyen bir kurt misali görür. Başka bir avcının o toprağa girmesi, kılıcını çektiren tek ihlaldir. Cinsel aldatma, onun için bir istila, bir gasp; duygusal bağın kayması ise uzak bir sis gibidir, görülür ama yaralamaz.
Erkek ağlamaz derler ya, o sözün altında yatan, duyguların yabancı bir dil oluşudur. Bastırılmış hisler, yabancı topraklarda çiçek açmaz. Bu yüzden erkek, eşinin başka birine âşık olmasını değil, bedeninin başkasına açılmasını affetmez. Araştırmalar da bunu fısıldar: Heteroseksüel erkeklerin yarısından fazlası, cinsel sadakatsizliği duygusal olandan daha yıkıcı bulur.
Kadın ise başka bir âlemde yaşar. Onun için aşk, bir nehir yatağıdır; duygusal akış kesilirse, beden zaten kurumaya mahkûmdur. “Erkektir, yapar,” atasözü, cinselliğin affedilebilirliğini taşır ama kalbin ihaneti affedilmez. Kadın, partnerinin başka bir ruha açıldığını duyduğunda, kendi varlığının silindiğini hisseder.
Araştırmalar burada da net: Kadınların büyük çoğunluğu, duygusal aldatmayı cinsel olandan daha ağır bir darbe sayar. Çünkü cinsellik bir anlık fırtına olabilir; duygusal bağın kopması ise ömürlük bir kış.
Ama asıl trajedi, görünmeyende gizlidir. Aldatılmak, insanı aynaya zorlar. “Bende ne eksik?” sorusu, bir hançer gibi döner durur. Aldatanın amacı bellidir: Bulunmayanı aramak, tamamlanmayanı tamamlamak. İnsan, mükemmeliyetçi bir varlık; “aşığım” dese de, yarın daha iyisini görürse yine yol alır. Bu, hayatın bize kurduğu kısır döngüdür.
Fakat duygusal aldatma, aşkın sınırlarını aşar. Ailede, dostlukta, kardeşlikte bile aynı yara açılır: Güvenin sessiz çöküşü.
Cinsel ihanet, zamanla bir yara izi olabilir; unutulmasa da kabuk bağlar. Duygusal ihanet ise kemiklere işler; iyileşmez, sadece acısı küllenir. Çünkü o, ruhun en derin mağarasında yankılanan bir yalnızlıktır. O mağaraya hapsolmuş sinsi bir yılandır ve mağaranın kapısının açılmasını bekler her daim.
Ve işte otobüsteki gencin ironik zaferi: Aldatılamamak. Çirkinlik denen o kalkan, aslında bir münzevi sığınağıdır. Kimse “evet” demezse, kimse “hayır” da diyemez. İhanet lüksü, reddedilenlere bahşedilen acımasız bir ayrıcalıktır. Güzellik kapıları açar, çirkinlik ise onları sonsuza dek kapatır ve belki de bu kapalılıkta bir tür huzur vardır. Kimse seni seçmezse, kimse seni terk edemez.
Yalnızlığın ortasında, bu düşünceyle baş başa kalıyorum: Aldatılmak mı yoksa aldatılamamak mı daha ağır? Belki de asıl yara, “istenmemiş” olmanın ebedi sessizliğidir.
Sevgiyle, muhabbetle ve o derin yalnızlığın dinginliğinde kalın.
Sizlere gelecekte görüşmek üzerine meydan okuyorum.
O arada görüşelim…

