Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

HAYINLARIN EN GÜZELİ

Gökyüzü, kurşun bir battaniye gibi şehrin üzerine çökmüştü. Ne bir

Gökyüzü, kurşun bir battaniye gibi şehrin üzerine çökmüştü. Ne bir yıldız ne bir umut kırıntısı. Sokak lambalarının sönük ışıkları, kaldırımlarda yorgun adımlarla yürüyen gölgeleri yutuyordu.

Bu şehir, bir vakitler masalların kucağında uyuyan bir çocukken, şimdi koca bir canavara dönüşmüştü. Beton yığınlarının arasında, camdan gözlerle birbirine bakan insanlar ne kendilerini ne de diğerlerini tanıyordu. Herkes farklı bir yabancıydı, herkes bir aynanın en küçük kırık parçası. Ve ben, bu hayın şehirde, insan olduğuma utanır olmuştum bir zaman sonra.

Adım Şafak. Ne bir kahramanım ne de bir mağlup yenilmişzade. Sadece bu şehrin pörsümüş, zifiri damarlarında kaybolmuş bir damla kanım. Sabahları, uykunun sığ sularından zorla çekilip çıkarırım allı yüzümü. Alarmın çığlığı, bir celladın kılıcı gibi iner ruhuma inceden ve derinden. Pencereden bakarım: Karşı apartmanın soğuk yüzü, sanki bana sırıtıyor isteksizce. Apartmanlar kadınlar gibi bu şehirde. Dışı muhteşem içi kusmuk kokan, her yeni gelen kiracıyla bir öncekini aldatan.

Balkonlarda sarkan çamaşırlar, bu şehrin teslim bayrakları. Her biri, birilerinin hayallerinin ipe asılmış kanlı cesetleri.

Sokaklara adım atar atmaz, şehrin nabzı beni yutar. İnsan seli, bir nehir gibi çağlar içime ve hüznümün en ücra köşelerine. Kiminin gözlerinde hırs, kiminde yorgunluk, kiminde ise bomboş bir çöl. Metro vagonları, ruhların sıkıştığı teneke kutular gibi karşılar bu şehrin çelimsiz heybetini. Nefesler birbirine karışır, ama kimse kimsenin sıcaklığını hissetmez. Kulaklıklar, bu kalabalığın içinde bir sığınak. Ama müzik bile, bu şehrin uğultusunu bastıramıyor. Her nota, beton duvarlara çarpıp geri dönüyor, bir çığlık gibi. Sadece duyanlara has bir iniltidir aslında bu çığlık.

Bu şehir, bir zamanlar küçükken, sokaklarında top oynadığımız, komşuların birbirine ekmek uzattığı bir yerdi. Şimdi ise her köşesi, bir bıçağın keskin yanı. Market kuyruklarında, otobüs duraklarında, banka sıralarında, insanlar birbirine diş biliyor. Kimse kimsenin gözüne bakmıyor. Baksa da orada bir insan değil, bir rakip görüyor. Bu şehir, hepimizi birer gladyatöre çevirdi. Arenası sokaklar, seyircisi ise gökdelenlerin cam gözleri.

Bir gün, elimde bir bavul, içinde başka şehirlerin ve sevdiklerimin özlemi, caddenin ortasında duradurdum. Etrafımda koşuşturan insanları izledim. Her biri, bir saatin zembereği gibi, durmaksızın dönüyordu. Ama nereye? Kimse bilmiyordu. Belki bir toplantıya, belki bir borcun peşine, belki de sadece bir anlığına bu şehrin pençesinden kaçmaya. O an, kahve bardağımın plastik kapağına bakarken, kendimi gördüm. O kapak, benim gibiydi: Tek kullanımlık, işlevsel, ama sonunda çöpe atılacak. Bu şehir, hepimizi böyle bir şeye çevirmişti. Kullan, tüket, at.

Evde, dört duvar arasında, yalnızlık bir misafir değil, ev sahibi. Televizyonun sesi, bu sessizliği örtmeye yetmiyor. Pencereden sızan neon ışıkları, odanın duvarlarında dans ediyor. Sanki şehir, içeri girmek, ruhumu tamamen ele geçirmek istiyor. Gece yatakta, gözlerimi tavana dikip düşünüyorum: Bu şehir, neden bu kadar hayın?

Neden her güzel şeyi yutuyor? Çocukluğumun sokakları, naber’lerin samimiyeti, komşunun gülüşü… Hepsi, bu beton canavarın midesinde eridi ama gitmedi, görüyorum ama dokunamıyorum, çekip çıkaramıyorum onu o kristal vazonun içinden.

Bazen rüyalarımda, bu şehir bir ormana dönüşüyor. Betonlar ağaç, gökdelenler dallar oluyor.

Ama dallarda kuşlar değil, insanların gölgeleri tünüyor. Her biri, bir diğerini gagalamaya hazır. Uyandığımda, yastığım terden sırılsıklam. Gerçek miydi, rüya mı, bilmiyorum. Ama bu şehir, rüyaları bile zehirliyor.

Bir akşam, sahile indim. Deniz, bu şehrin tek dürüst parçası. O bile, dalgalarıyla fısıldıyor: “Kaç, Şafak. Kaç, yoksa seni de yutarım.” Ama nereye kaçayım? Bu şehir, bir örümcek ağı. Her sokağı, her köşesi, bir iplik parçası en dikdörtgen cinsinden. Ne kadar çırpınırsan, o kadar dolanıyorsun. Sahilde, bir banka oturdum. Yanımda, yaşlı bir adam. Elinde tespih, gözleri denize dalmış. “Bu şehir,” dedi, “bir vakitler bizimdi. Şimdi o bizim sahibimiz.” Gülümsedim, ama içimde bir şey kırıldı. Haklıydı. Bu şehir, hepimizi esir almıştı.

Gece, eve dönerken, bir sokakta durdum. Duvarda, bir sokak sanatçısının eseri: Kırık bir ayna, içinde bir çift göz. O gözler, benim gözlerimdi. Sanki şehir, benimle konuşuyordu: “Sen busun, Şafak. Kırık, eksik, kaybolmuş.” O an, içimde bir fırtına koptu. Bu şehir, sadece binalardan, yollardan ibaret değildi. Bu şehir, bizim korkularımızdı, hırslarımızdı, yalnızlığımızdı. Biz, bu şehri böyle yapmıştık. Ve o, şimdi bizi yiyordu ve bir şehirin sevilme oranı içinde barındırdığı sevdiklerimizle doğru orantılıdır.

Eve vardığımda, aynaya baktım. Yüzüm, bu şehrin haritası gibiydi. Gözaltlarımda sokaklar, alnımda gökdelenler. Ve gözlerim…

Onlar, bu hayın şehrin en derin çukurları. O gece, bir karar verdim. Bu şehirden kaçmayacaktım. Ama ona teslim de olmayacaktım. Belki bir gün, bu beton ormanda bir çiçek açtırabilirdim. Belki bir gülüş, bir merhaba, bu şehrin soluk ve bulanık yüzüne bir renk katabilirdi.

Ama şimdilik, sadece bir gölgeyim. Bu hayın şehirde, insan olduğuma utanarak, ama hâlâ umutla, yürüyorum. Çünkü bu şehir, benim şehrim. Ve ben, onun hayınlığına rağmen, hâlâ insanım.

Sizlere Gelecekte Görüşmek üzerine Meydan Okuyorum.

Orada Görüşelim…