Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, geçtiğimiz pazartesi günü dikkat çeken bir karara imza attı.
Suriye’ye yönelik birçok ekonomik yaptırımın sona ermesini öngören bir kararnameyi yürürlüğe koydu.
Bu adım, mayıs ayında Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da, Suriye’nin geçici Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ile yapılan görüşmelerde verilen sözlerin tutulduğunu da gösteriyor.
Ancak bu karar, devrik lider Beşar Esad ve ona yakın çevresine yönelik mevcut yaptırımların kaldırıldığı anlamına gelmiyor.
Esad hâlâ savaş suçu ve insan hakları ihlalleriyle suçlanan biri olarak yaptırım listesinde yer almaya devam ediyor.
Peki bu ne anlama geliyor?
Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt’in açıklamasına göre bu adım, “Suriye’nin barış ve istikrar yoluna girmesini teşvik etmek” amacıyla atıldı.
ABD Hazinesi’nden Brad Smith ise, Suriye’yi uluslararası ekonomik sisteme geri döndürmek ve ülkeye yeniden yatırım akışı sağlamak istediklerini belirtti.
Ama mesele sadece ekonomik değil, aynı zamanda etik bir tartışmayı da beraberinde getiriyor.
On yılı aşkın bir süredir süren iç savaşta yüz binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarcası yerinden edildi.
Şimdi Suriye’ye yönelik yaptırımların gevşetilmesi, bazı çevrelerde barışa hizmet edecek bir adım olarak görülse de, diğerleri için bu karar, hesap sorulmamış bir geçmişin üstünün örtülmesi anlamına geliyor.
Trump yönetiminin bu adımı, realpolitik açısından anlaşılabilir.
Ekonomik dengeler, bölgesel ittifaklar ve enerji koridorları söz konusu olduğunda idealizm yerini çoğu zaman pragmatizme bırakıyor. Fakat şu soruyu sormadan da edemiyoruz:
Barış, adaletle mi kurulur, yoksa unutarak mı?
Suriye halkının gerçekten barış içinde yaşayacağı günleri görmek hepimizin arzusu.
Ama bu barış, geçmişin acılarını görmezden gelerek mi inşa edilecek, yoksa onları kabullenip yüzleşerek mi?
İşte asıl mesele burada başlıyor.

