Son açıklanan veriler, Avrupa’nın enerji alışkanlıklarında ciddi bir dönüşüm yaşandığını ortaya koyuyor.
Eurostat’a göre Avrupa Birliği, 2023 yılında toplam enerji tüketimini yüzde 4,1 azalttı. Bu, yaklaşık 380 milyon varil petrol eşdeğeri bir tasarruf anlamına geliyor — şimdiye kadarki en büyük düşüş.
Peki bu ne demek?
Aslında çok basit: Avrupa, daha az enerjiyle daha fazlasını başarıyor.
Bu düşüşte üç şey etkili oldu:
Yıllardır süren verimlilik politikaları, savaş sonrası yükselen fosil yakıt fiyatları ve nispeten sıcak geçen kış mevsimi. Tüm bunlar, hem bireysel hem de kurumsal düzeyde daha fazla tasarruf ve verimlilik anlamına geldi.
Ancak hâlâ tablo mükemmel değil.
Avrupa’nın enerji ihtiyacının yüzde 67’si hâlâ fosil yakıtlardan geliyor. Yenilenebilir enerji kullanımında ise ciddi bir ilerleme var: Son on yılda yüzde 31 artışla toplam enerjinin neredeyse beşte birine ulaştı.
İskandinav ülkeleri burada başı çekiyor:
İsveç, Danimarka ve Finlandiya gibi ülkelerde enerji karışımının neredeyse yarısı yenilenebilir kaynaklardan sağlanıyor. Öte yandan Polonya ve Çekya hâlâ büyük ölçüde kömüre bağımlı.
Enerjinin üretimi başka, tüketimi başka bir hikâye.
AB, toplam enerjinin sadece yüzde 40’ını kendi üretiyor. Kalanı büyük ölçüde dışarıdan alınıyor.
Bu da AB’yi dışa bağımlı kılıyor ve enerji güvenliği açısından kırılgan hâle getiriyor.
En çok ithalat yapılan ülkeler arasında Norveç, ABD, Cezayir ve elbette hâlâ Rusya var.
Tüketim alışkanlıkları da değişiyor ama yavaş. En çok enerji hâlâ ulaştırmada kullanılıyor (yüzde 32). Arabalar ve uçaklar enerji yutmaya devam ediyor.
Hane halkı (yüzde 26) ve sanayi (yüzde 24) ise ardından geliyor.
Özetle, Avrupa enerji krizinden ders çıkarmış görünüyor. Ancak bu dönüşümün kalıcı olması için hem teknolojik yatırımların artması hem de politika kararlılığının sürmesi gerekiyor.
Aksi takdirde bir sonraki kriz geldiğinde yine aynı zayıf noktalara saplanabiliriz.
Daha azla daha fazlasını yapmak güzel, ama asıl mesele enerjiyi nereden ve nasıl aldığımız?

