Babası, Nazım Hikmet’e bayram için bir ayakkabı almaya karar verir.
O zamanlar şimdiki gibi hazır ayakkabı satan mağazalar yoktur. Sadece ayakkabı yapılan küçük dükkanlar vardır.
Gittikleri ayakkabıcı Nazım’ın ayağını bir kartonun üzerine koyar ve iyice basmasını söyler.
Daha sonra kurşun bir kalemle ayağının etrafını çizer.
Bu karton Onun ayakkabı numarasıdır artık.
Babası ayakkabının siyah renkli ve bağcıklı yapılmasını söyler.
Nazım günlerce ayakkabının hayalini kurar.
Ayakkabılar bayramdan bir gün önce gelir.
Babası’nın dediği gibi siyah renkli ve bağcıklıdır.
O gün ayakkabıları giymez Nazım.
Yatağının altına koyar ve arada bir çıkarıp uzun uzun inceler.
O gece sevinçten ve heyecandan gözlerine uyku girmez.
Sabah evdekiler uyandığında Nazım’ı kucağında ayakkabılarıyla sandalyede otururken bulurlar.
NAZIM ANLATIYOR!
Bundan sonrasını Nazım’ın ağzından dinlemek sizi daha çok etkileyecektir.
Bakın, nasıl anlatıyor bu olayı Nazım!
-Ayakkabılarımı Babam giydirdi.
Ayağıma olmamıştı ayakkabılar. Dardı ve bu yüzden canım yanmıştı, ancak bunu Babam’a söyleyemedim.
O “sıkıyor mu?” diye sordukça, hayır yanıtını veriyordum.
Dar, ayağımı acıtıyor desem, geri gidecekti ayakkabılar. Ayakkabıcının hemen yeni bir ayakkabı yapması olanaksızdı.
O bayram sabahı canım yana yana yürüdüm.
Bir süre sonra acı dayanılmaz oldu ve topallamaya başladım. Dişimi sıktım ve kimseye bir şey demedim.
Soranlara, dizimi bir yere çarptım diyordum.
Doğruyu söylemek gerekirse, yaşam dar ayakkabıyla yürümektir aslında.
Kimi zaman dar bir maaş, kimi zaman sevimsiz bir iş… Kimi zaman bir mekan, dar ayakkabı olur insana.
Kimi zaman bir çevre, bir sokak ya da bir şehir…
Kimi zaman dostluklar, arkadaşlıklar ve beraberlikler dar bir ayakkabıya dönüşür.
Kimi zaman, zamandır dar ayakkabı, hiç geçmek bilmez.
Kimi zaman zenginlik, kimi zaman da başınızı koyduğunuz yastık…
Canınız yanar, topallaya topallaya gidersiniz.
Sonradan öğrendim yaşamın dar bir ayakkabıyla yürüyebilmek sanatı olduğunu.

