18 Nisan 2024

PENCEREMDEN: DENİZ, YUSUF, HÜSEYİN VE KOMMER NE DEMEK İSTEDİ?

0
Bugün yine günlerden 6 Mayıs, Türkiye’de ‘anti emperyalist ve tam bağımsızlık’ için mücadele eden 68 gençliğinin sembol isimleri olan Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in Ulucanlar Cezaevi’nde idamının 51. yıldönümü…
 8 Mayıs 2020 tarihinde bu köşedeki “KOMMER NE DEMEK İSTEDİ?” başlıklı yazımın güncelliğini koruduğu için bugünde. aşağıdaki gibi aynen yayınlıyorum.
78 kuşağından bir yurttaş olarak, 1952 den sonra, tüm yumurtaları aynı sepete koymayan emperyalizmin, askeri kanatta kontr-gerilla; sivil kanatta Kominizimle Mücadele dernekleri; , Gençlik kanadında sağda MTTB ve Ülkü ocakları;
ve solda emperyalizme hizmet eden bazı fraksiyon (anglo) sol hareketlere bazı ajanlarını (Mahir Kaynak vb) sokmuş, üç koldan Türkiye Cumhuriyeti’nde istikrarsızlık yaratmak üzerine çalışmıştır. Böylece sağ veya sol bu ülke için hayatını gözünü kırpmadan feda edebilecek, okuyan sorgulayan, düşünen (Köy Enstitülü öğretmenler tarafından yetiştirilmiş) Cumhuriyetin altın gençliği birbirine düşürmüştür. Anadolunun her yerinde, her kökenden  ve mezhepten binlerce T.C. yurttaşı ve aydınları tanımadığı kişiler tarafından taranmış bombalı eylemlerde veya taranarak  topluca veya  suikastlerde öldürülmüştür.
Sağ kalabilenler de 12 Eylül Darbesi ile, idam işkence ve hapisanelerde katledilmiş veya çürütülmüş, yurt dışında sürgün yaşamıştır.
Bu satırların yazarına göre kurtuluşta padişahın fermanına rağmen Mustafa Kemal gibi ölümüne arkasına düşebileceği bir liderin günümüzde çıkmanası da bu 68 ve 78 kuşağına yapılan genç kırımdır.
Bunun müsebbibi emperyalizm ve o nun içimize yerleştirdiği provokatörler (FETÖ ve kontrgerilla vb) olduğu kadar, bu olayı bu bütünlükle göremeyen soğuk savaş propagandalarının etkisindeki bu sinsi oyunu topluma anlat(a)mayan siyasi liderlerdir.
Öyleki sonrada Cumhurbaşkanlığı yapmış bir lider “Bana sağcılar cinayet  işliyor dedirtmezsiniz” bile demiştir.
Bu ifade o dönemin siyasilerdeki zihinsel ve ruh halini ortaya koymaktadır. Bu konudaki diğer düşüncelerimi yukarıda belirttiğim başlıkta olduğu gibi önceki yazımda olduğu gibi paylaşıyorum.
“Chicago, Illinois ,1922 doğumlu Robert Willam Kommer, Harvard Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra askerliğini II. Dünya Savaşı sırasında yaptı. Daha sonra henüz yeni kurulmakta olan CIA’e 1947 yılında katıldı. Nisan 2000’de ABD de vefat etmiştir.
Türkiye Büyükelçisi olmadan önce, CIA adına yaptığı bir çok operasyon ve Vietnam’da da 60 bin civarında ölümden sorumlu tutulması nedeniyle, Türkiye’de de “Vietnam Kasabı” olarak tanınmıştır.
1968 sonbaharında Türkiye’ye büyükelçi olarak atanmasından sonra 6 Ocak 1969’da Rektör Kemal Kurdaş’ı ziyarete gelen Büyükelçi Kommer’in arabası, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan, Taylan Özgür, Ulaş Bardakçı ve Sinan Cemgil ile arkadaşlarının da içinde olduğu bir grup öğrenci tarafından yakılmıştır.
Savcılık tarafından olay hakkında dava açılmış, üç binden fazla ODTÜ öğrencisi de kendilerinin de eyleme  katıldığı yönünde savcılığa dilekçe vermişlerdir.
Bu olay sonrasında rektörlük tarafından ODTÜ bir ay eğitime kapatılmak istenmişse de öğrenciler kararı kabul etmeyerek, üniversite işgal edilerek, “öğrenime devam etme eylemi” yaptılar.
ABD hükümetinin geri çağrısıyla, Mayıs 1969 tarihinde ülkemizden ayrılmadan 15 gün önce, ülkemizi turist gözüyle gezmek için , İstanbul’dan vapura binerek eşiyle Türkiye kıyılarını gezerek İskenderun’a kadar gezerler. Bu geziye katılan Mete Akyol’a da bir röpörtaj vermeyi kabul eder. Mete Akyol da bu anılarını “Hem yaşadım, hemde yazdım” başlığı ile yayınlar(*).
“TÜRKİYE’DE MİHRİ BELLİ’DEN BAŞKA GERÇEK SOLCU YOK”
Bu röpörtajında kendini, “Türkiye’nin yararlanamadığı bir entelektüel” olarak tanımlayan Kommer, “Türkiye’de sol tehlike yoktur, çünkü Türkiye’de sol diye bir şey yoktur” der. Buna şaşırarak itiraz eden Akyol’a “Türkiye’de kimi heyecanlı, kimi saf, kimi de, hem heyecanlı hemde saf öğrenciler var. Onlar kendilerini solcu sanıyorlar. İki gün sonra ilgilerini çekecek başka bir şey getirin önlerine, solcu olmadıklarını kendileri de göreceklerdir.
“Ya yazarlarımız?” diye sorar Mete Akyol. “Yazarlarınız da batının anladığı anlamda solcu değiller ama…
Biraz derinine inerseniz görürsünüz…
Kimi hümanist, kimi milliyetçi, kimi faşist.
Kendilerini solcu sanaların çoğu, aslında ne olduklarının kendileri bile farkında değiller”.
Mete Akyol devam eder, “Fakat hiç değilse, politikacılarımız arasında solcu olanlar var değil mi?” diye sorar.
Kommer, “Bırakın solculuğu, politikacılarınız politika biliminin bile farkında değiller henüz. Bir İsmet İnönü’nüz vardır, o da Dünya çapında bir kişiliktir. Ondan başka önemli bir politikacınız vardır ki, o aynı zamanda gerçek ve önemli bir solcunuzdur. Ona çok dikkat etmeniz gerek, o da Mihri Belli” der. Devamında ”siyasal partilerin çokluğu, o ülkedeki demokrasinin göstergesi değildir. Demokrasilerde önemli olan husus, değişik açılardaki görüşlerin örgütlenmesidir. Bu konuda aşamaya muhtaçsınız.” diye sözlerini tamamlar.
“Bu röportajın yayımlandığı yıllarda pek çok politikacı ve köşe yazarının öfkelenmesine neden oldu.” diye ekliyor Mete Akyol.
KOMMER YENİ GÖREVİNDE TÜRKİYE’YE NASIL FAYDALI OLDU?!
Ayrıldıktan birkaç yıl sonra Türkiye’de ABD üslerine karşı önemli eylemler başlar.
Kommer de ayrılıktan birkaç yıl sonra, ABD yönetimine verdiği raporlar doğrultusunda, Nixon yönetimi tarafından ABD Savunma Bakan Yardımcılığı görevine getirilir. “Büyükelçiliğinde çok yararlı olabilmek fırsatı bulamadığı Türkiye’ye, çoğumuz farkında değiliz ama, bu kez yeni görevinde hem de çok faydalı oldu” diye yazısını bitirir Mete Akyol.
O yıllardan sonra, kendi kurdurduğu ve beklemediği ODTÜ başta olmak üzere üniversitelerdeki gençlik eylemleri, 1974 Kıbrıs Harekatı ile ABD yörüngesinden çıkmaya başlayan Türkiye dosyası üzerinde ABD daha sıkı çalışmaya başlayacaktır. Öncelikle, Kıbrıs harekatıyla, uluslararası nizama karşı çıkan ve sözlerini dinlemeyen Ecevit hükümetine karşı silah ambargosu ile işe başlanır.
1975-1980 arası Türkiye, çok önemli olay ve cinayetlere tanık olmaya başlar. Kommer’in arabasının yakılması olayına adları karışan, Taylan Özgür, Deniz Gezmiş, ve Yusuf Arslan, Mahir Çayan, Sinan Cemgil gibi gençlik önderleri öldürülür.
Kıbrıs harekatını yapan Ecevit’e suikast girişimi yapılır(Ecevit bundan kontrgerillayı sorumlu tutmuştur). Kanlı 1 Mayıs 1977, Çorum, Maraş katliamları ve 16 Mart İstanbul Üniversitesi bombalı saldırısı, İ.Ü Dekanı  Bedri Karafakioğlu gibi bir çok akademisyen, Abdi İpekçi gibi gazeteciler, Gün Sazak, Nihat Erim, Kemal Türkler, İstanbul MHP il başkanı  ve Bahçelievlerde 7 TİP’li gencin öldürülmesi gibi siyasi cinayetler, bazen de iki hafta 30’dan fazla kişinin öldürülmesi ve kahvehanelerin taranması gibi toplu cinayetler  gerçekleştirildi.
1990’larda katledilen, Uğur Mumcu, bu dönemde Avrupa’dan çıkan Edirne’den giriş yapan tabanca ve mermi dolu bir TIR’ın, yükünün yarısını önce İstanbul’da yasa dışı sol örgütlere, daha sonra kalanını Anadolu’da yasadışı sağ örgütlere dağıttığını yazacaktı.
1978’de, CIA hesabına casusluk yaptığı belirlenen MİT Başkan Yardımcısı Emekli Albay Savaşman 17 yıl, 6 ay hapse mahkum olacaktı. Son olarak da, Necmettin Erbakan’ın şeriat isteyen Konya mitingi ve Süleyman Demirel’in, “Bana sağcılar cinayet işliyor dedirtemezsiniz” gibi siyasi eylem ve söylemler kutuplaşmayı artırdı.
TÜSİAD’ın Ecevit’e karşı gazete ilanları ile Türkiye’deki ekonomik bunalım derinleşti. Türkiye hem 70 sente muhtaç hale getirildi, siyasi iklim iyice hem kutuplaştırıldı.
Ve toplum 12 Eylül darbesine hazırdı artık.
BİZİM ÇOCUKLAR BAŞARDI!
Nihayetinde beklenen, 12 Eylül darbesi olunca, gazeteler, ABD’li üst düzey bir yetkilinin ABD Başkanı’na “Bizim çocuklar başardı” diye haber verdiğini yazacaktır.
(Kim demiş olabilir acaba?!)
Türkiye’nin siyasi ve sosyal hayatını yeniden dizayn eden 12 Eylül süreci öncesindeki çalkantılar, askeri müdahalenin ardından yerini mutlak baskının hakim olduğu bir atmosfere bıraktı. Darbenin ardından 650 bin kişi göz altına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı, 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi, 50 kişinin cezası infaz edildi. 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı, 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı, 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurt dışına gitti. 171 kişinin gözaltında işkenceden öldüğü belgelendi. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hakimin işine son verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi, 300 gazeteci saldırıya uğradı. Üç gazeteci silahlı saldırıda öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı, 13 büyük gazete için 303 dava açıldı, 39 ton gazete ve dergi imha edildi. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi, 14 kişi açlık grevinde öldü.
12 Eylül ile başlatılan “yeşil kuşak projesi” kapsamında “din dersleri anayasal bir zorunluluk” haline getirildi.
ODTÜ‘de fikir kulüplerinde ve  üniversite amfilerinde, Türkiye’nin emperyalizmin yörüngesine girmesine karşı çıkan gençliğin tartışmalarla başlayan süreç başlamıştı. Başını Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının çektiği gençlik, “Tam Bağımsızlık  için Mustafa Kemal Yürüyüşü” gibi, 20 Ekim 1968 ‘de “Samsun’dan (29 Ekim yıl dönümünde) Ankara’ya” toplumsal farkındalık yaratan  eylemler zincirine başlarlar. Kommer’in arabasının yakılması ile geri dönülmez bir sürecin fitili ateşlenmiştir artık.
Bu süreçte başlayan saf ve temiz gençliğin “tam bağımsızlıkçı ve ilerici gençlik eylemlerine” emperyalist odakların yanıtı, 1980 darbesi ve sonrasında, Cumhuriyetimizi adım adım kuruluş ayarlarının da gerisine düşürmek oldu.
12 Eylül’de tutuklanan Fethullah Gülen, bizzat Kenan Evren’in talimatı ile serbest bırakıldı. 1990’lardan itibaren 2002’deki Necip Hablemitoğlu cinayetine kadar, Atatürkçü aydınlara karşı faili belli cinayetlerle ile son mıntıka temizliği yapılarak, tetiklenen ekonomik krizle birlikte, Ecevit hükümeti düşürülür, FETÖ ve Siyasal İslamın önü açılır.
Ancak, 6 Mayısta 1972’de emperyalist odakların baskısıyla katledilen Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in “Tam bağımsızlık aşkı” 48 yıl sonra bile toplumun vicdanın derinliklerinde hala capcanlı ve artan özlemle geleceğe taşınıyor.
Anılarına ve mücadelelerine saygıyla…
Deniz, Yusuf ve Hüseyin…
51 yıl sonra da unutulmadılar, unutulmayacaklar.
Saygı ve sevgiyle anıyorum…
(*) Bütün Dünya Dergisi, Başkent Üniversitesi, Kültür Yayınları, Sayı: 2020/03”

Bir yanıt yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir