NÜKLEER KAZALARDA YÜKÜMLÜLÜK KİME AiT?
Yürürlükteki Paris ve Viyana Nükleer Konvansiyonları ve ek- protokolleri, Nükleer Endüstrinin çıkarlarını korumak için hazırlanmıştır. Çünkü, konvansiyonlar ve ek protokoller de içerdiği hukuki ve ekonomik sorumluluklar, hem karmaşık ya da çelişkili hem de nükleer endüstrisinin her ciddi kaza sonrası faydalandığı hukuki boşluklar vardır.
2011 yılında Japonya’da meydana gelen Fukuşima kazasıyla ortaya çıkan zarar ve tahribatların global boyutlara ulaşmasıyla, ek protokollerde sigorta bedelleri yükseltilmiş, kozmetik değişiklikler yapılmışsa da temelsorunlar çözümsüz bırakılmıştır. Bu durum, uluslararası hukuk alanında Rusya devletinin üyesi olduğu Viyana Konvansiyonu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin üyesi olduğu Paris Anlaşmalarının yapısından kaynaklanan ‘minotaur tartışması’ yeniden gündeme gelmiştir. (Minotaur, bazen boğa başlı insan-bazen insanbaşlı boğa olan canavar).
12 Mayıs 2012 tarihinde imzalanan ‘nükleer santral tesisine işletimine dair işbirliğine ilişkin anlaşma’da atıf yapılan iki farklı konvansiyondan kaynaklanan sorunlar ve belirsizlikler netleştirilmemiştir. Böylelikle, kazalarda zarar görentarafın haklarını savunması, labirent(karmaşık/belirsiz) şekilde düzenlemesi nedeniyle tarafsız veevrensel bir hukuki temelden yoksun kılmakta, yıllar boyu sonuçalınamayacak hukuki davalar nedeniyle sonuçsuzkalmaktadır.
Öte yandan Rusya federasyonu ile 12 Mayıs 2010 tarihinde imzalanan “Nükleer Teknoloji Transferi Anlaşması’nın” hiç bir maddesinde inşa eden ve işleten olarak, tasarım, malzeme ve operasyon hatalarından meydana gelen kazanın sorumluğunun Rusya tarafına mı, yoksa Türk tarafına mı ait olduğuna dair açık bir hüküm yoktur. Söz konusu anlaşmanın, 16 inci maddesi dikkatli incelendiğinde, “İşbu anlaşma kapsamındaki işbirliği çerçevesinde oluşabilecek nükleer zarara ilişkin üçüncü taraf sorumluluğu, Türkiye’nin taraf olduğu veya olacağı uluslararası anlaşmalar, belgelere ve Türk tarafının ulusal kanunları ve düzenlemelerine göre düzenlenecektir” denilmektedir.
Bu durumda, Akkuyu’da kurulacak Nükleer Santral ve yakıt fabrikasyonu tesislerini inşaa eden yada işleten olarak, tasarım, malzeme ve işletme hatalarında meydana gelebilecek kazaların Türkiye’de ve komşu ülkelerde sebep olabileceği hem ekonomik, hem de hukuki yükümlülüğünü (liability) Türkiye Cumhuriyeti’ne yüklediği anlaşılmaktadır.
Özellikle yakıtların veya nükleer atıkların, karadan veya denizden taşınması esnasında üçüncü taraflara verilecek zararlar ve radyasyon bulaşıklığının temizlenmesinin tazminini hangi taraf üstlenecektir?
ŞALTERLER KİMİN ELİNDE?
Sonuç olarak, anlaşmayla en az yüzde 51 hissesi Rus Şirketlerine ait olan NGS A.Ş’ye, Rusya ile yaşanan uçak krizinden sonra verilen askeri üs statüsü verildiği basında yer almıştır.
Bu durumda, Akkuyu NGS A.Ş ye tahsis edilen arazi üzerinde milli egemenlik sorunu da yaratabilecektir. Erdoğan-Putin şahsi görüşmeleriyle, ite kaka ilerleyen santral yapım inşaatı göstermiştir ki, Rusya federasyonu ile imzalanan 60 yıllık anlaşma, hukuki ve maliyeti açısından ve alım garantisi yönünden sorunlu olduğu kadar, diplomatik krizlerde elektrik ‘arz güvenliği’ açısında da sorunlu olacaktır. Santrale karşı mücadele için Çevre Vakfı kuran ve Türkiye’nin ilk çevre aktivisti olan rahmetli Arslan Eyce’nin deyimi ile, “Akkuyu Atom Santrali” uzun vadede ülkemizin başına çok büyük sorunlar açamaya gebedir. Yapılan anlaşma ve ek protokolleri ile sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin milli egemenlik sorunu olmakla kalmayacak, işletmeye açıldığı andan itibaren Doğu Akdeniz’de yaşayan tüm canlıların beka sorunu olacaktır.

