Türkiye’de son dönemde okullarda akranlar arasında yaşanan şiddet ve saldırı vakalarında belirgin bir artış gözlenmektedir.
Okul baskınları, silahlı ve bıçaklı saldırı haberleri artık Türkiye’deki eğitim kurumlarında sıklıkla karşımıza çıkmaktadır.
Yakın zamanda yaşanan olaylar, bu sorunun ulaştığı boyutları ve arkasındaki çok katmanlı nedenleri gözler önüne sermektedir.
Son aylarda ülkenin farklı yerlerindeki okullarda infial yaratan pek çok bıçaklı ve silahlı saldırı meydana gelmiştir:
• Şanlıurfa Siverek ve Kahramanmaraş Saldırıları (Nisan 2026): Kahramanmaraş’ta 8. sınıf öğrencisi bir zanlının okulda silahla dehşet saçarak 1’i öğretmen, 8’i öğrenci olmak üzere 9 kişiyi öldürmesi ve ardından intihar etmesi ülkede büyük bir travma yaratmıştır.
• İstanbul Başakşehir Okul Saldırısı (Ekim 2026): Okul kıyafetiyle içeri giren bir kız öğrencinin, hedef gözetmeksizin etrafa saldırması sonucu 8 öğrenci yaralanmıştır.
• Adana Seyhan Bıçaklı Saldırısı (Ekim 2026): Aliye İzzet Begoviç Ortaokulu’nda 6. sınıf öğrencisi bir kız çocuk, “dedikodumu yaptın” gerekçesiyle evden getirdiği ekmek bıçağıyla sınıf arkadaşını kolundan yaralamıştır.
• Zonguldak Tehdit Vakası (Nisan 2026): Siverek ve Kahramanmaraş’taki okul katliamlarından ilham alan 17 yaşındaki bir lise öğrencisi, WhatsApp grubundan arkadaşlarına benzer bir saldırı yapacağını söyleyerek tehditler savurmuş ve evine düzenlenen operasyonla gözaltına alınmış…
Bunlar bazı örnekler…
Çok şükür ki Milli Eğitim Bakanlığımız, İç İşleri Bakanlığımız gerekli tedbirleri almış ve almaya devam etmektedir.
Okullarda akran saldırılarını görünce eski çocukluk yıllarım aklıma geldi.
O yıllardan bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum:
Yıl 1951…Aylardan Ağustos…Mersin İli, Anamur ilçesine bağlı Bozyazı kasabasının en sıcak günleri…
Babam Bozyazı kasabasında manifatura dükkânı işletiyor….
Kasabada bir de İlkokul var…Bozyazı kasabası Gürlevik İlkokulu…
Bu okulda 4 evladını okutan babamın okula karşı büyük bir sempatisi var…Öğretmenlerle senli-benli…
Her gün okulun önünden geçerek manifatura dükkanına gidiyor…
Ben henüz 6 yaşındayım…
Babam bazen beni de manifatura dükkanına götürmekte…
Babamla birlikte manifatura dükkânın giderken bir-iki defa okulun bahçesindeki akasya ağaçlarının dibinde dinlenmişliğimiz var…
Bir katlı taş bina, binanın bahçesi, bizi Ağustos sıcağından koruyan bahçedeki akasya ağaçları beni adeta kendine çekiyordu…
Bir defasında babam bir öğretmenle konuşmuştu.
Sonradan adının Aziz Keskinaslan olduğunu öğrendiğim öğretmen benim meraklı bakışlarımı görünce babama kaç yaşında olduğumu sormuştu…
6 yaşında olduğumu öğrenince de o yıl okula kaydolamıyacağımı, Okul kayıt yaşının 7 olduğunu söylemişti…
İlkokula başlamak istiyordum…
Hayallerim yıkılmıştı…
Dokunsalar ağlayacak haldeydim…
Benim bu halimi gören Aziz Keskinaslan okullar açıldığı zaman okula gelmemi beni kayıtsız olarak bir yıl okutabileceğini anlatmıştı…
Benim sevincimi gören babam gerçekten 6 yaşında iken beni Gürlevik İlkokuluna göndermişti…
Aradan 1 ay geçti geçmedi, okulda bir telaş, bir telaş ki sormayın…
Meğer okula İlköğretim müfettişi teftişe gelecekmiş…
1-2 gün içinde velilerin de yardımıyla okul temizlendi,
Okul prıl-pırıl olmuştu…
Derken bir sabah vakti okulun bahçe kapısından eli çantalı birileri girmişti…
Biz meraklı bakışlarla pencereden gelen kişiyi seyrediyorduk…
Öğretmenler koşarak eli çantalı kişiyi karşılamışlardı…
Giriş zili çaldıktan sonra sınıfımızın öğretmeni Aziz Keskinaslan derse girmişti…
Gelenin müfettiş olduğunu, biraz sonra sınıfa gireceğini söylemişti…
Sınıfın en küçük öğrencisi bendim…
En ön sırada oturuyordum…
…Ve kayıtsız bir öğrenciydim…Öğretmen beni almış, en arkaya oturtmuştu…
Müfettiş geldiği zaman hiç ses çıkarmamamı söylemişti…
Ben korkudan tir-tir titriyordum…
Öyle ya…
Öğretmen babamın hatırına yaşım dolmadan beni sınıfa almıştı…
Derken Müfettiş sınıfa girmişti…
Aman Allah’ım…
Sanki öğretilmiş gibi gele-gele en arka sıraya gelmişti…
Büyük öğrenciler arasında ben küçücük kalmıştım…
Elimden tutmuş beni tahtaya kadar götürmüştü…
Öğretmen, diğer öğrenciler ve ben adeta “şoke” olmuştuk…
Müfettiş bana “adın ne?” diye sormuştu…
Boğazıma adeta bir topak düğümlenmişti…
Cevap verememiştim…
Gayri ihtiyari elime tebeşiri almış ve tahtaya Gazi Mert diye yazmıştım…
Adımı yazmayı daha 5 yaşlarında iken babamdan öğrenmiştim…
Müfettiş “aferin oğlum” demesin mi?
Bu aferin’den moral bulan öğretmenim Aziz Keskinaslan “numaran kaç? Öğretmeninin adı ne?” diye sormuştu.
Okula kayıtlı olmamama rağmen bana bir sınıf numarası vermişti…
Numaramı bildiğimi, öğretmenimin adını da bildiğimi biliyordu…
Ben de peltek-peltek; “no yüj kırk şekiş. Ajij Keşkinaşlan şenşin…” deyivermişim…
Müfettiş bir bana, bir sınıfa bakmıştı…
Bazı sorular daha sormuştu…
Neler soruştu, ne cevaplar vermiştim?
Şu anda hatırlamıyorum bile…
Başımı şöyle bir okşadı… “En küçüğü böyle olursa…” gibi laflar ederek sınıftan çıkıp gitmişti…
Sonradan öğrendik ki müfettiş başka hiçbir sınıfa girmeden ve idari teftiş bile yapmadan okuldan ayrılmış ve ben okulu denetimden kurtarmışım…
Buna mükâfat olarak da 6 yaşındayken ve okulun açılışından 1 ay sonra kaydımı yapmışlar…
Bu moralle İlkokul yıllarım çok güzel ve renkli geçmişti…
Hem okulda hem okul dışında…
Hoşça kalınız.

