Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

KAHVEDEKİ SİYAH ŞEYİ BULDUK (Korku Hikâyesi Denemesi)

Simsiyah bir tablonun orta yerinde görmüştüm onu. Karanlık, ağır ve

Simsiyah bir tablonun orta yerinde görmüştüm onu. Karanlık, ağır ve metalik bir şekilde tekrar eden, akılda kalıcı bir melodik veya ritmik müzik cümlesi gibi inliyordu evin içinde. Duvarlar gri siyah bir sisle kaplı, sanki terk edilmiş bir mezarlığın nemi sızmıştı tüm şehrdeki o eve benzeyen evlerin betonlarına. Kadın, aynanın karşısında duruyor. Gözleri mat ve kurak, dudakları kurumuş ve kan rengi. Helanın kapısı aralık; içeriden gelen ıslak, boğuk bir tıslamalı ejderha kükremesi…

Sürünerek gelen şey. Siyah, parlak pulları loş ışıkta metalik bir parıltı saçıyor. Kadının aktarımevine giren o şey, artık evin efendisi gibi kıvrılıyor borularda, klozetin beyaz porseleninde gölge gibi bekliyor. Renksiz kuru bir gül yaprağı misali. Ne hoş Ne de bet.

Kadın tuvalete giremiyor. Günlerdir. Mesanesi taş gibi şişiyor, alt karın bölgesinde keskin bir yanma, ama o kapıyı açmıyor. Çünkü biliyor: içeri adım atarsa, o soğuk, kaygan beden bacağına, kasıklarına, kalçalarına dolanacak. Ve ısıracak. Derin, zehirli, sessiz bir ısırık. Kadın bunun yerine banyo lavabosunda çömeliyor, idrarı fayanslara damlıyor, sarı-siyah bir leke bırakıyor. Kokusu evi sarıyor: idrar, korku ve metal pası karışımı bir şey, yeni bir icat gibi.

Dışarıda hayat devam ediyor gibi görünüyor. Marketin, ucuz, günışığı floresan ışıkları altında, rafların arasında dolaşıyor. Sepetinde birkaç domates, bir paket makarna, ucuz bir şarap var. Bir adam orada aniden, gökten poşetle bırakılmış gibi beliriveriyor. Sakallı, geniş omuzlu, gülüşü fazla samimi. “Yardım edeyim mi?” diyor. Kadın başını hafifçe eğiyor, gözleri adamın boğazındaki nabza kayıyor. Nabız. Canlı. Sıcak. Henüz bozulmamış. “Olur,” diyor usulca. Sesinde matem çanları çalıyor. Sanki filmin ikinci sahnesi başlamış da, mola bitmiş gibi.

Birlikte evlerine gidiyorlar, kadının evine. Adamın adını bile tam hatırlamıyor kadın. Belki de hiç sormamış. Önemsiz. Onun için sadece bir beden, bir mide, bir bağırsak sistemi. Bir araç.

Gece ziyafeti hazırlıyor. Masaya yaydığı yemekler ağır, koyu, kan revan kokulu. Kızartılmış ciğerler, sarmısaklı yoğurt, koyun kellesinden yapılmış paça çorbası, baharatla boğulmuş kırmızı et. Şarap şişeleri açılıyor, koyu bordo sıvı kadehlerde dönüyor, sanki pıhtılaşmış kan. Adam yiyor. Açlıkla, şehvetle, güvenle. Kadın karşısında oturuyor, elleri kucağında, tırnakları siyaha boyalı. Yemiyor. Sadece izliyor. Adamın boğazından aşağı inen lokmaları, şişen karnını, terleyen alnını. Her lokmada biraz daha ölüme yaklaşıyor adam, farkında değil. Her defasında insanlara sağlık sıhhat ve afiyet veren yuvarlakımsılar, belki de ilk kez birinin yaşamsal faaliyetlerinin sonuna şahit olacaktı. Aslının dışında, bir dış görev yerine getiriyordu bu nimetler, bu farz mıydı acaba?

Kadın gülümsüyor. O gülümseme şeytan kostümünün altından sızan bir ışık gibi soğuk, fakat adamcağız farkında değil senaryonun, o anın tadını çıakarıyor. Birazdan birielrinin günahını bodoslama en üst seviyeden ortak olacak farkında değil..

Dişleri parlıyor, ama gözleri ölü. “Biraz daha ye,” diyor. Sesinde siyah kadife bir yılan tıslaması var. “Daha doymadın.”

Adamın bağırsakları doluyor. Gaz, kramp, baskı. Yüzü kızarıyor, terliyor. “Tuvalet nerede?” diye soruyor, sesi titrek. Kadın parmağıyla koridorun sonunu işaret ediyor. “Orada. Rahat ol.”

Kapı kapanıyor. Kadın ayağa kalkmıyor. Oturduğu yerden dinliyor.

İçeriden önce bir inilti. Sonra bir çığlık – kesik, boğuk, insanlıktan uzak. Klozetin kapağı kalkıyor, adam pantolonunu indiriyor, oturuyor. Tam o an yılan hareketleniyor. Borudan, sifondan, karanlık ıslak tünelden yukarı tırmanıyor. Soğuk pullar adamın çıplak kalçalarına değiyor. Adam donakalıyor. Anlıyor. Çok geç.

Yılanın başı, zehir kesesi dolu, şişmiş. Dişler ete saplanıyor. Derin. Tam anüsün hemen üstünden, kalın bağırsağın girişine yakın. Zehir anında yayılıyor: sinirler yanıyor, kaslar felç oluyor, kalp ritmi çıldırıyor. Adamın çığlığı boğazında düğümleniyor. Ellerini klozete yapıştırıyor, tırnakları kırılıyor, kanıyor. Vücudu kasılıyor, sırtı yay gibi geriliyor. Gözleri faltaşı gibi açılıyor – beyazları kan çanağı.

Kızılcık şerbeti gölü. Kırmızı, koyu, yapışkan. Adamın ağzından, burnundan, kulaklarından taşıyor. Kan değil sadece; zehirle karışmış, bozulmuş, mayalanmış bir sıvı. Vücudu klozetin üstünde sarsılıyor, dizleri titriyor, sonra öne yığılıyor. Yüzü fayansa çarpıyor. Çat. Kemik sesi. Dişleri kırılıyor, dudakları yırtılıyor. Kızıl bir göl yayılıyor beyaz seramikte. Yılan da zehrini boşalttıktan sonra kasılıyor, pulları matlaşıyor, bedeninde titreme, sonra hareketsizlik. İkisi de ölü. Bir insan, bir sürüngen. Klozetin içinde, birbirine karışmış cesetler.

Kadın kapıyı açmıyor hemen. Bekliyor. Kokuyu içine çekiyor: kan, dışkı, zehir, ter, idrar, metal. Metal gibi. Ağır metal bir şarkının sonunun İstenmeyen şekilde değişmesi, kirlenip ya da tanınmaz hale gelmesi gibi.

Yavaşça yaklaşıyor. Kapıyı aralıyor. Sis gibi bir buğu yükseliyor içeriden. Adamın bedeni hâlâ sıcak, ama ruhu çoktan çekilmiş. Yılan kıvrılmış, klozetin suyunda yüzüyor, pulları soluk ve kurşuni.

Kadın eğiliyor. Parmaklarını adamın yanağına değdiriyor. Soğumaya başlamış. Sonra yılanı tutuyor – kuyruğundan, cansız bedeni sallanıyor. Çöp poşetine koyuyor ikisini de. Önce yılanı, sonra adamı. Poşet ağır. Siyah naylonun içinde bir insan bedeni, bir yılan cesedi. Kadın poşeti bağlıyor. Düğüm atarken dudaklarında ince, şeytani bir tebessüm.

Hem adamdan kurtuldu. Hem yılandan.

Ev sessiz. Helanın kapısı hâlâ aralık. İçerideki leke kurumaya başlıyor: kızılcık şerbeti renginde, yapışkan, iğrenç. Kadın musluğu açıyor. Su akıyor, lekeyi yavaş yavaş yutuyor. Ama koku kalıyor. Sonsuza kadar kalacak.

Kadın aynaya bakıyor. Gözlerinde hiçbir pişmanlık yok. Sadece boşluk. Ve o boşlukta, siyah pullu bir yansıma. Kendisinin yansıması. Yılan artık dışarıda değil. İçinde.

Koridorda ağır bir melodi yankılanıyor – sanki görünmez bir keman, en kalın notanın sonuna kadar basılmış. Kadın yürüyor. Adımları matem marşı gibi yavaş. Evin her köşesi matem havasında. Duvarlar gri bir sis tonunda, hava ağır pas kokuyor. Ve kadın, şeytan kostümünü hiç çıkarmamış gibi, gülümsemeye devam ediyor.

Çünkü özgür.

Çünkü temiz.

Çünkü ikisinden de kurtulmuş.

Ve bir sonraki adamı bekliyor.

Marketin floresanları altında.

Sepetinde birkaç domates, bir paket makarna…

Ve dudaklarında aynı soğuk, siyah gülümseme.

Sizlere Gelecekte Görüşmek Üzerine Meydan Okuyorum.

O Arada Görüşelim…