Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

ALİCAN’A NE YAPIYORUM BEN?

Pazartesi sabahı çalar saatle uyanıyorum, ama asıl uyanan içimdeki o
Pazartesi sabahı çalar saatle uyanıyorum, ama asıl uyanan içimdeki o “yapılacaklar listesi” canavarı. Daha gözlerimi açmadan 47 mesaj, 12 mail, bir toplantı daveti ve kahve makinesinin “su ekle” diye inleyen sesi. Koşuyorum. Metroya, ofise, sunuma, “hızlı bi’ feedback”e, öğle yemeğinde bile laptop açık. Akşam dönüyorum eve, koltuğa gömülüyorum ama beyin hâlâ koşuyor: Yarınki prezentasyon, öbürsü günki teklif, haftaya ki hedef, ay sonu KPI… Durmuyor lan bu herif.
Sonra bi’ an geliyor, duşun altında sıcak suyun altında dikilirken soruyorum kendime:
Ulan bu koşturmanın sonunda ne olacak?
Finish line nerede?
Yarışın bittiği yer diye bir yer yok ki. Bitince yeni bir yarış başlıyor. Daha iyi pozisyon, daha yüksek maaş, daha büyük ekran televizyon, daha havalı araba, daha çok takipçi, daha fit vücut… Hep “daha”. Daha’nın sonu yok. Daha’yı bitirdikçe “en daha” çıkıyor karşına. Ve sen, nefes nefese, “biraz daha dayan, sonra rahat edersin” diye kendini kandırıyorsun. Ama o “sonra” diye bir zaman dilimi yok. Varsa yoksa şimdi var, o da koşarken geçiyor.
Bazen diyorum ki duracağım.
Gerçekten duracağım.
Telefonu uçak moduna alacam, kimseye bi’ şey demeyeceğim, kapıyı kilitleyip bütün gün yatacam. Ama yapamıyorum. Çünkü durursam “geri kalırım”. Geri kalmak ne demek? Kimin gerisinde? Kimin yarışında koşuyorum ben? Kim koydu bu kuralları? Ben mi seçtim bu pisti, yoksa doğduğumdan beri biri “hadi koş” dedi diye mi koşuyorum?
Sonra anlıyorum:  Asıl bağımlılık başarı değil, “başarılı görünebilme” bağımlılığı.
Beğenilme, onaylanma, “helal olsun” dedirtme. Sosyal medya beğenisi gibi bi’ şey bu, ama hayat versiyonu. Her attığın adımda biri başını okşasın, “aferin” desin istiyorsun. O “aferin”i duymadığın gün eksik hissediyorsun. Sanki değersizsin.
İşte tam burada başlıyor iğrenç kısır döngü:
Çalışıyorsun ki para kazan → para kazanıyorsun ki harca → harcıyorsun ki kendini iyi hisset → kendini iyi hissetmek için yine çalışman lazım.
Döngü kendi kendini besliyor. Çarkın dişlilerinden birisin ve durursan çark bozulacak sanıyorsun. Ama çark zaten sen olmasan da dönüyor kanka. Seni özlemez bile.
Dün gece yine geç yattım. Sabah 6’da kalktım. Aynı rutini tekrarladım. Ama bu sefer yolda yürürken bi’ şey oldu. Karşıdan gelen adamı gördüm. Ellili yaşlarda, takım elbiseli, kravatlı ama suratında öyle bir ifade var ki… Boşluk. Gözleri cam gibi. Elinde kahve, telefon kulağında, hızlı hızlı yürüyor. Tam yanından geçerken adam telefonu kapattı, bi’ an durdu, etrafa baktı. Sanki “burası neresi, ben niye buradayım” der gibi. 3 saniye sürdü o bakış. Sonra devam etti yola.
O adam bendim. 15 sene sonraki ben.
O an dank etti:  Bu gidişle ölene kadar koşacam. Ve koştuğum yolun sonunda ödül yok. Sadece bitkin bir beden ve “ulan niye bu kadar koştum ki” sorusu var.
Belki de mesele koşmayı bırakmak değil.
Mesele neden koştuğunu sormak.
Kime yetişmeye çalışıyorsun?
Kimin hayatını yaşıyorsun?
Ben artık yavaşlıyorum kanka.
Bugün ilk defa toplantıya 5 dakika geç kaldım. Özür dilemedim. Kimse de ölmedi.
Öğle arasında telefonu kapattım, dışarı çıktım, bi’ simit aldım, oturdum banka. Martılara baktım. Hiçbi’ şey yapmadan 20 dakika geçirdim.
Dünya dönmeye devam etti.
Yavaşlamak ihanet değil.
Yavaşlamak, kendine dönüş.
Hafta içi de, hafta sonu da aynı hayat.
Sadece birinde koşuyorsun, diğerinde dinlenmek için koşuyorsun.
Ben artık ne koşuyorum, ne dinlenmek için koşuyorum.
Sadece yürüyorum.
Ve yürüdükçe anlıyorum:
Varış noktası diye bir yer yok.
Yolun kendisi zaten varış noktasıymış.
Sen de gel, yavaşla biraz.
Koşarken göremediğin çiçekler var yolda.
Dur da kokla.
Gelecekte görüşmek üzere…
Ama bu sefer acelemiz yok.
Yolda karşılaşırız. Yürüyerek.
Orada görüşelim.
Adım adım.
Sizlere Gelecekte Görüşmek Üzerine Meydan Okuyorum.

O Arada Görüşelim…