Bazen bir ülkenin hukuk sistemi, tek bir dava üzerinden toplumun aynasına dönüşür. Fransa’da eski senatör Joel Guerriau hakkında verilen karar da tam olarak böyle bir eşik. Bir siyasetçinin, bir kadın milletvekilini cinsel saldırı amacıyla uyuşturduğu gerekçesiyle mahkûm edilmesi, yalnızca bireysel bir suçun değil, gücün nasıl kötüye kullanılabildiğinin de resmi.
Olayın ayrıntıları insanın içini ürpertiyor. Paris’in seçkin bir semtinde, “samimi ve rahat” bir kutlama buluşması… Ardından tadı değişmiş bir kadeh şampanya, artan kalp atışları, kontrol kaybı ve aceleyle gidilen bir hastane. Fiziksel bir saldırı yaşanmamış olması, yaşananın ağırlığını azaltmıyor. Çünkü burada mesele, niyetin ta kendisi. Bir insanın iradesini kimyasal yollarla elinden almaya kalkmak, başlı başına bir şiddet biçimi.
Mahkemenin Guerriau’ya verdiği dört yıllık cezanın sadece hukuki değil, sembolik bir anlamı da var. Uzun yıllar “devlet adamı” sıfatıyla anılan bir ismin, cinsel suçlular siciline girmesi ve kamu görevinden men edilmesi, Fransa’nın artık “makam” ile “masumiyet” arasında otomatik bir bağ kurmadığını gösteriyor. Bu, geç kalınmış ama önemli bir duruş.
Davanın zamanlaması da tesadüf değil. Dominique Pelicot davasıyla sarsılan Fransa kamuoyu, rıza kavramını ve cinsel suçların görünmeyen boyutlarını tartışırken, bu dosya adeta o tartışmanın devamı gibi geldi. Üstelik Guerriau’nun, tam da bu tür suçları cezalandıran yasal düzenlemelere geçmişte destek vermiş olması, olayın ironisini daha da derinleştiriyor. Hukuk metinlerine “evet” demek kolay; zor olan, o hukukun ahlaki yükünü taşımak.
Sandrine Josso’nun yaşadıkları ise bu tür suçların sadece olay anıyla sınırlı olmadığını bir kez daha hatırlatıyor. Aylar süren tedaviler, işten uzak kalma, psikolojik travmalar, hatta strese bağlı diş kayıpları… Fiziksel temas olmadan da bir insanın hayatının nasıl altüst edilebileceğinin somut bir örneği bu. Cinsel şiddetin her zaman bağırarak, zorla gerçekleşmediğini; bazen sessizce, bir kadehin içine gizlenerek geldiğini görmek zorundayız.
Savunmanın “duygular kötü danışmandır” argümanı ise artık toplumda eskisi kadar karşılık bulmuyor. Çünkü bu tür davalarda asıl sorun, duyguların fazlalığı değil; yıllarca eksik bırakılmış adalet duygusu. Mahkemenin verdiği karar, tam da bu boşluğu doldurmaya yönelik bir adım.
Bu dava bize şunu söylüyor: Güç, statü ve geçmiş hizmetler kimseye dokunulmazlık sağlamaz. Bir ülkede hukuk gerçekten işliyorsa, senatör de olsanız, bakan da, sıradan bir vatandaş da… Bir kadeh şampanyaya gizlenen niyet, eninde sonunda açığa çıkar.
Belki de asıl soru şu: Bu karar, yalnızca Fransa’da mı yankı bulacak, yoksa başka ülkelerde de benzer dosyalar için cesaret verici bir emsal mi olacak? Çünkü adalet, sınır tanımayan bir ihtiyaçtır.

