Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

İKİ UZAYLI MERSİN’DE NEREDE KAHVE İÇEBİLİR?

Hayat karşısında çaresiz kalan, kendi yolunu bulamayan insanlar, nedense başkalarının
Hayat karşısında çaresiz kalan, kendi yolunu bulamayan insanlar, nedense başkalarının hayatını çözmek için bin bir teori üretir. Onu anlamaya çalışırken, aslında onu bir kalıba sokmaya çalışır. Sanki karşısındaki insanı tanırsa, kontrol edebileceğini sanır. Bu bana hep garip gelmiştir. İnsan, daha kendi içindeki karmaşayı çözemezken, başkasını çözmeye nasıl kalkışır. Oysa insan dediğin, her an değişen bir varlıktır. Bir gün böyle, ertesi gün başka türlü hisseder. Onu bir şablona oturtmaya çalışmak, canlı bir şeyi dondurmak gibidir.
Düşünün: Bir çiçek fidanı dikiyorsunuz toprağa. Onu büyütmek istiyorsunuz. Ama büyürken “şöyle dallan, böyle çiçek aç” diye demir bir silindir koyuyorsunuz etrafına. Çiçek ya o silindiri çatlatıp dışarı taşacak ya da içinde sıkışıp solacak. İnsan ilişkileri de böyledir. Birini gerçekten seviyorsan, onun büyümesine alan bırakırsın. Kendi istediğin şekle zorlamazsın. Çünkü sevgi, zorla şekil verilen bir şey değildir.
           Sevgi, özgür bırakmaktır
 
İki insan bir nehirde kürek çekiyor diyelim. Aynı kayıkta. Biri sürekli “ben böyle kürek çekerim, sen de benim gibi çek” diyor. Öteki de “hayır, ben ters yöne çekeceğim” diye inat ediyor. Sonuç? Kayık yerinde dönüp duruyor. Ne ileri gidiyor ne geri. Oysa ikisi de aynı yöne bakıp, aynı ritimde kürek çekse, kayık akar gider. İlişkilerde de mesele budur: Ben değil, biz olmak. “Ben böyleyim” demek kolaydır. Zor olan, “biz nasıl oluruz” diye düşünmektir.
Hayat kısa. Gözünü açtın, bir baktın akşam olmuş. Bir baktın yıl geçmiş. Bir baktın ömür bitmiş. Bu kadar kısa bir zamanda neden birbirimizi yoralım ki? Neden oyun oynayalım? Neden rol yapalım? Dışarıda zaten yeterince maske takıyoruz. İş yerinde başkayız, arkadaş ortamında başka, ailede başka… Eve geldiğimizde, sevdiğimiz insanın yanında hâlâ rol yapıyorsak, nerede kendimiz olacağız?
İnsanlar “ben böyleyim” derken çoğu zaman şunu kasteder: “Beni böyle kabul et, egolarımı değiştirmem.” Ama bu, aslında bir savunma kalkanıdır. “Değişirsem zayıf görünürüm” korkusudur. Oysa değişmek zayıflık değil, büyüklüktür. Karşındaki insan için küçük bir adım atmak, onun rahat etmesi için bir alışkanlığını esnetmek… Bunlar sevginin en güzel halleridir. “Ben böyleyim” demek, çoğu zaman “seni yeterince sevmiyorum, uğraşmayacağım” demenin kibar halidir.
Sevgi, doğal haliyle güzeldir. Tıpkı bir çocuğun gülüşü gibi. Çocuk rol yapmaz. Canı isterse sarılır, canı istemezse kaçar. İçinden geldiği gibi davranır. Biz büyüdükçe, öğrendik kapris yapmayı, küsmeyi, trip atmayı, gizemli görünmeyi… Ama bunlar sevgiyi büyütmez, küçültür. Sevgi, çıplak olmaktır. Maskesiz, savunmasız, olduğu gibi.
Düşünün: Dünyada sekiz milyara yakın insan var. İçlerinden biri sizi seçiyor. Sizi. Binlerce insanın içinden seni. Bu çok büyük bir şey. Ama siz o insana “benim karakterim bu, beni böyle kabul et” diyorsanız, o seçilmişliği sıradanlaştırıyorsunuz demektir. Oysa o insan sizi özel hissetmek istiyor. Siz de onu. Peki özel olmak için illa gizemli mi olmak lazım? Hayır. Özel olmak, o insanın yanında en çıplak, en gerçek halinizle durabilmek ve hâlâ sevildiğini bilmektir.
İlişkilerde en büyük tuzaklardan biri, dışarıdaki rolleri içeri taşımaktır. İş yerinde patronsanız, evde de patron olmaya çalışırsınız. Arkadaş ortamında espriliyseniz, sevgilinizle de sürekli espri yapmaya çalışırsınız. Ama ya o an espri yapacak halde değilse? O an sadece sarılmak istiyorsa? İşte o zaman roller devreye girer ve gerçek bağ kaybolur. Oysa ilişki, rollerin bırakıldığı yerdir. Orada patron, çalışan, havalı, gizemli, cool değilsiniz. Orada sadece insansınız. Kırılgan, eksik, bazen yanlış yapan ama samimi bir insan.
Doğaçlama yaşamak güzeldir. Plan yapmadan, kurgulamadan, sadece hissettiği gibi davranmak. İlkel insanlar gibi. Onlar avlanırken, ateş başında otururken, birbirlerine dokunurken düşünmezdi “acaba bu hareketim karşımdakine nasıl yansır? Diye düşünmezdi” Onlar sadece hissederlerdi. Acıktılarsa yemek yerlerdi, üşüdülerse sarılırlardı. Bizse, şimdi her şeyi düşünüyoruz. Her hareketi tartıyoruz. Sonuç? Elbette ki yorgun düşüyoruz. Hem kendimiz yoruluyoruz hem sevdiğimizi yoruyoruz.
Bir insan senin hayatına giriyorsa, diğerlerinden bir farkı olmalı demiştim. O fark gizem değil, samimiyettir. O fark, senin yanında kendini evinde hissetmesidir. Seninle konuşurken “acaba yanlış bir şey mi söylerim” kaygısı taşımamasıdır. Seninle susarken bile rahat olmasıdır. İşte o zaman ilişki özel olur. Çünkü dünyada milyonlarca insan birbiriyle konuşur, ama çok azı birbiriyle gerçekten “buluşur”.
Ego, sevginin en büyük düşmanıdır. Ego “ben” der. Sevgi “biz” der. Ego haklı çıkmak ister, sevgi anlamak ister. Ego mesafe koyar, sevgi yaklaşır. Ego “ben böyleyim” der ve durur. Sevgi “senin için değişebilirim” der ve yürür. Aradaki fark budur.
Küçük şeyler düşünün: Sevdiğiniz insan yorgunken “bugün senin sevdiğin yemeği yaptım” demek. Onun sevdiği şarkıyı dinletmek. Onun üşüdüğünü fark edip atkısını düzeltmek. Bunlar küçük şeyler gibi görünür ama aslında çok büyük şeylerdir. Çünkü bencilliği kırar. “Ben”i bir adım geri çeker, “biz”i öne çıkarır.
Hayat zaten zor. Dışarıda yeterince savaş veriyoruz. Bir de en yakınımızdakine savaş açarsak, nerede dinleneceğiz? Nerede iyileşeceğiz? Sevdiğimiz insan, bizim sığınağımız olmalı. Orada maske olmamalı, kural olmamalı, “ben böyleyim” duvarı olmamalı. Orada sadece iki insan olmalı. Eksik, hatalı, ama birbirine iyi gelmeye çalışan iki insan. Elbette ki tarafların dürüst, samimi ve sadakatli olması şartıyla.
Son söz: Eğer birini gerçekten seviyorsan, onun için küçülmeyi göze alabilirsin. “Ben böyleyim” demek yerine, “seninle birlikte nasıl oluruz, onu bulalım” diyebilirsin. Çünkü sevgi, büyüklükte değil, küçülmeyi bilmekte gizlidir. En büyük mutluluk, birinin yanında kendin gibi olabilmek ve her şeye rağmen hâlâ seviliyor olabilmektedir.
Bu arada Mersin’e gelirseniz ya da gelmelisiniz mutlaka, iki uzaylı da olsanız, gidin Narlı Kuyu’da denize karşı bir kahve için. Orada kimse size “neden balıkları rahatsız ediyorsun” demez. Deniz zaten her şeyi alır götürür. Siz de maskelerinizi orada bırakırsınız.
Saygılarımla.
Sizlere Gelecekte Görüşmek üzerine Meydan Okuyorum.

O Arada Görüşelim…