Avrupa Birliği, 25 yıl süren sabırlı ama sancılı bir müzakere maratonunun ardından Mercosur ülkeleriyle nihayet masadan kalktı. İmzalar atıldı, Komisyon “tarihi başarı” söylemini devreye soktu, şimdi sıra Avrupa Parlamentosu’nda. Kâğıt üzerinde bakıldığında bu anlaşma, AB’nin küresel sahnede hâlâ oyun kurucu olmak istediğinin ilanı. Ancak satır aralarına girildiğinde, asıl hikâye ticaretten çok Avrupa içi güç dengeleri ve siyasal çatlaklar hakkında.
Ursula von der Leyen’in “izolasyon yerine ortaklık” vurgusu, Brüksel’in son yıllarda giderek daha yüksek sesle dile getirdiği bir kaygıyı yansıtıyor: ABD’nin içe kapanması ve Çin’in agresif yayılımı karşısında Avrupa’nın yalnız kalma korkusu. Mercosur bu açıdan yalnızca bir ticaret anlaşması değil, jeostratejik bir siper olarak sunuluyor. Latin Amerika’da Çin’in AB’yi geride bırakması, Brüksel’de alarm zillerinin çalmasına neden olmuş durumda. Bu anlaşma, o zillerin susturulma girişimi.
Ancak mesele sadece dış politika değil. Anlaşmanın Fransa’da yarattığı tepki, AB’nin eski ama hâlâ çözemediği bir sorunu yeniden gündeme taşıyor: “Avrupa ortak karar alıyor ama bedeli kim ödüyor?” Paris, özellikle tarım sektörü üzerinden bu anlaşmayı bir varoluşsal tehdit olarak görüyor. Fransız çiftçisi için Mercosur, ucuz et, gevşek çevre standartları ve haksız rekabet demek. Brüksel için ise stratejik denge. Bu ikilem, AB’nin teknik bir ticaret anlaşmasını bile neden siyasi bir krize dönüştürdüğünü açıklıyor.
Burada ironik olan şu: Anlaşma, AB’nin küresel gücünü artırmak iddiasıyla savunulurken, birlik içindeki siyasi bütünlüğü zayıflatma riski taşıyor. Fransa’nın açık muhalefeti, Mercosur’un “Brüksel dayatması” olarak algılanmasına zemin hazırlıyor. Bu algı güçlendikçe, Avrupa Parlamentosu’ndaki oylamanın salt teknik bir onaydan çıkıp, Komisyon’a yönelik bir güven testine dönüşmesi şaşırtıcı olmaz.
Öte yandan, anlaşmanın savunucuları haklı bir noktaya parmak basıyor: Dünya ticareti artık “boşluk tanımıyor”. AB çekildiği her alanda Çin’in hızla yerleştiği bir gerçek. Mercosur’dan vazgeçmek, yalnızca bir ticaret fırsatını değil, Latin Amerika’daki siyasi ve ekonomik nüfuzu da riske atmak anlamına gelebilir. Bu da Avrupa’nın stratejik özerklik söylemiyle açıkça çelişir.
Sonuçta Mercosur anlaşması, Avrupa için bir kazanım mı yoksa yeni bir kırılma hattı mı olacak, bunu Parlamento belirleyecek. Ama şimdiden görünen şu: Bu anlaşma, AB’nin dünyaya nasıl bir güç olmak istediği kadar, kendi içinde nasıl bir birlik olmak istediği sorusunu da yeniden masaya koyuyor. Ve belki de asıl zor müzakere, Latin Amerika ile değil, Avrupa’nın kendi içinde yapılmak zorunda.

