Avrupa Birliği, İran söz konusu olduğunda yıllardır aynı ikilemle karşı karşıya: İlke mi, çıkar mı? Sessizlik mi, bedel mi? Avrupa Parlamentosu Başkanı Roberta Metsola’nın son çıkışı, bu ikilemi artık ertelemenin mümkün olmadığını açıkça gösteriyor.
Metsola’nın söylediği şey aslında çok net: Avrupa, İran rejimine karşı harekete geçmek için Washington’dan bir işaret beklememeli. Daha açık bir ifadeyle, AB kendi ahlaki ve siyasi iradesini Donald Trump’ın karar takvimine rehin etmemeli.
İran’da haftalardır süren protestolar, yalnızca bir rejim karşıtı öfke patlaması değil; yıllardır bastırılan bir toplumun, korku duvarını yıkma çabası. Kadınların öncülük ettiği bu dalga, rejimin en zayıf karnına dokunuyor: Meşruiyetine. İşte bu yüzden Tahran yönetimi, her itirazı şiddetle bastırıyor, interneti kesiyor, ülkeyi karanlığa gömüyor.
Metsola’nın “rejim son demlerini yaşıyor” ifadesi, diplomatik bir temenniden çok, Avrupa’ya yöneltilmiş bir sorumluluk çağrısı. Çünkü otoriter rejimler çoğu zaman en tehlikeli hâllerini, çökmeye en yakın olduklarında alırlar. İran’da gördüğümüz şey tam da bu: Panik, sertlik ve kontrol kaybı.
Avrupa Parlamentosu’nun İranlı diplomatlara kapılarını kapatması sembolik ama önemli bir adım. Ancak semboller artık yetmiyor. Metsola’nın işaret ettiği yaptırımlar ve özellikle İran Devrim Muhafızları’nın terör örgütü ilan edilmesi meselesi, AB’nin gerçekten ne kadar ileri gitmeye hazır olduğunu gösterecek.
Buradaki temel soru şu: Avrupa Birliği, değerler birliği mi, yoksa kriz anlarında geri çekilen bir çıkar kulübü mü? Çünkü Devrim Muhafızları yalnızca İran’ın askeri gücü değil; baskının, işkencenin ve sistematik şiddetin kurumsal yüzü. Bu yapıyı hâlâ “normal bir devlet aktörü” gibi görmek, İran sokaklarında ölen binlerce insanı görmezden gelmek anlamına geliyor.
Metsola’nın Trump vurgusu da tesadüf değil. ABD’nin olası bir askeri müdahale ihtimali, Avrupa’yı yine edilgen bir izleyici konumuna itme riski taşıyor. Oysa İran’da çözüm, dış müdahaleyle değil; halkın iradesiyle şekillenmeli. Avrupa’nın rolü ise bu iradeyi güçlendirmek, failleri izole etmek ve bedel ödetmek olmalı.
“Ne zaman, şimdi değilse?” sorusu bu yüzden anlamlı. Avrupa, Ukrayna’da hızlı davranabildiğini gösterdi. Aynı refleksi İran için de gösterebilir mi? Yoksa coğrafya değiştiğinde ilkeler de mi değişiyor?
2026’nın “diktatörlüklerin sona erdiği yıl” olup olmayacağını zaman gösterecek. Ancak şurası kesin: Avrupa bu süreçte ya tarihin doğru tarafında yer alacak ya da bir kez daha “çok geç kaldık” cümlesinin arkasına saklanacak.
Bu kez mazeret kalmadı. İran sokakları konuşuyor. Soru şu: Brüksel gerçekten dinliyor mu?

