İran’daki protestolar büyürken Batı’da refleksler de tanıdık bir hızla devreye giriyor: yaptırım, baskı, hatta örtük ya da açık müdahale çağrıları. Tam da bu noktada, Avrupa siyasetinin “eski ama unutulmamış” isimlerinden Dominique de Villepin’in çıkışı dikkat çekici bir hatırlatma niteliği taşıyor. De Villepin, İran’daki huzursuzluğun dışarıdan yönlendirilecek bir kriz değil, içeriden filizlenen bir toplumsal hareket olduğunu söylüyor — ve belki de en önemlisi, Batı’nın bu gerçeği sabote etmemesi gerektiğini.
Eski Fransa Başbakanı’na göre İran sokaklarında yaşananlar, mollalar rejimine karşı İran halkının kendi mücadelesi. Bu tespit basit gibi görünebilir, ancak uluslararası siyasette sıklıkla göz ardı edilen bir hakikate işaret ediyor: Dış müdahale çoğu zaman rejimleri zayıflatmaz, aksine sertleştirir. De Villepin’in “rejime baskıyı artırma fırsatı” uyarısı tam da bu noktaya dokunuyor.
Tahran’daki iktidar dengelerinin değişmekte olduğunu söyleyen De Villepin, bu kırılgan süreçte atılacak yanlış bir adımın ülkeyi bugünkünden daha derin bir kaosa sürükleyebileceğini vurguluyor. İran örneğinde kaos kelimesi soyut bir tehdit değil; Ortadoğu’nun yakın tarihinde bu kelimenin neye karşılık geldiğini fazlasıyla gördük. Irak, Libya, Suriye… Liste uzuyor.
De Villepin’in yaklaşımı, askeri ya da doğrudan siyasi müdahaleden ziyade daha “sessiz” ama uzun vadeli araçlara işaret ediyor: diyalog, farkındalık yaratma, diplomatik ve gayriresmî kanallar üzerinden sürdürülen baskı. Bu yaklaşım, hızlı sonuç vaadi sunmuyor; ancak yıkıcı sonuçlar üretme ihtimali de çok daha düşük.
ABD’nin Venezuela’da yıllardır süren angajmanını örnek göstermesi ise manidar. Rejim hâlâ ayakta, halk hâlâ yoksulluk içinde ve bekleyiş sürüyor. Yani iyi niyetle başlatıldığı söylenen dış müdahalelerin, sahada nasıl bir çıkmaza dönüştüğünü görmek isteyenler için yeterince veri mevcut.
İran’da internetin kesildiği, iletişimin kısıtlandığı, yüzlerce insanın hayatını kaybettiği bir ortamda “bir şey yapma” arzusu anlaşılır. Ancak De Villepin’in hatırlattığı şey şu: Yanlış yapılan bir şey, hiçbir şey yapmamaktan daha yıkıcı olabilir.
Bu uyarının ağırlığı, De Villepin’in siyasi geçmişiyle daha da artıyor. 2003’te Irak savaşına karşı çıkarak dönemin küresel rüzgârına meydan okuyan bir isimden söz ediyoruz. Bugün de benzer bir çizgide duruyor: güç kullanmanın cazibesine karşı, sonuçları düşünmeye çağıran bir çizgi.
İran krizi, sadece Tahran’ın değil, Batı’nın da sınavı. De Villepin’in sözleri, bu sınavda verilecek yanlış cevapların bedelini kimin ödeyeceğini hatırlatıyor. Çoğu zaman cevabı biliyoruz: bölge halkları.

