Venezuela’da yaşanan son gelişmeler, sadece Latin Amerika’yı değil, küresel düzenin ne yöne evrildiğini de yeniden tartışmaya açtı. ABD’nin Nicolás Maduro’ya yönelik operasyonu, uluslararası hukukun sınırları ile büyük güçlerin fiili hamleleri arasındaki gerilimi bir kez daha görünür kıldı. Avrupa Birliği’nin verdiği tepki ise bu gerilimin tam ortasında duran “denge siyaseti”nin yeni bir örneği oldu.
AB’nin dış politika cephesinden gelen açıklama, özü itibarıyla tanıdık bir çağrıya dayanıyor: itidal, sükûnet ve uluslararası hukuka bağlılık. Bu dil, Avrupa’nın uzun süredir krizler karşısında benimsediği refleksi yansıtıyor. Ancak dikkat çekici olan, bu açıklamanın neredeyse tüm üye ülkeler tarafından desteklenmesine rağmen, birlik içindeki görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmıyor oluşu.
Özellikle Macaristan’ın ortak metne mesafeli duruşu, AB’nin dış politika alanında hâlâ tek ses olamadığını gösteriyor. Bu durum yeni değil; ancak ABD gibi güçlü bir müttefikin doğrudan askeri hamle yaptığı bir kriz söz konusu olduğunda daha da görünür hâle geliyor. Avrupa, bir yandan hukuk ve normlara vurgu yaparken, diğer yandan Washington’la açık bir çatışmadan kaçınmaya çalışıyor.
Üye ülkelerin liderlerinden gelen farklı tonlar da bu tabloyu tamamlıyor. Kimileri yaşananları açıkça hukuka aykırı bulurken, kimileri “karmaşık” gerekçelerden söz ediyor, kimileri ise operasyonun siyasi sonuçlarını olumlu görüyor. Bu çeşitlilik, Avrupa’nın değerler temelinde ortak bir duruş sergileme iddiası ile reel politika arasındaki çelişkinin sürdüğünü gösteriyor.
ABD cephesinde ise belirsizlik dikkat çekiyor. Operasyonun ardından Venezuela’nın geleceğine dair net bir yol haritası sunulmaması, “geçici” söyleminin ne kadar süreceği sorusunu beraberinde getiriyor. Bu belirsizlik, AB’nin temkinli dilini daha da anlamlı kılıyor; çünkü Avrupa, kontrol edemediği bir sürecin siyasi ve insani sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalabilir.
Sonuç olarak Venezuela krizi, Avrupa Birliği’nin küresel aktör olma iddiasının sınırlarını bir kez daha hatırlatıyor. Hukuku savunmak, demokrasi vurgusu yapmak ve itidal çağrısında bulunmak önemli; ancak bunların sahadaki gelişmeler üzerinde ne kadar etkili olduğu hâlâ tartışmalı. Avrupa, normatif gücü ile sert güç arasındaki bu dengeyi kurmakta zorlandığı sürece, benzer krizlerde aynı ikilemi yaşamaya devam edecek gibi görünüyor.

