Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Venezuela Krizi: Avrupa Hukuku Hatırlatıyor, Dünya Nereye Gidiyor?

Dünya siyasetinde bazı anlar vardır; olayın kendisinden çok, verilen tepkiler

Dünya siyasetinde bazı anlar vardır; olayın kendisinden çok, verilen tepkiler her şeyi anlatır. Venezuela’da yaşananlar da tam olarak böyle bir eşik. ABD’nin Nicolás Maduro’yu hedef alan operasyonu, sadece Caracas’ta değil, Brüksel’den Berlin’e, Madrid’den Budapeşte’ye kadar geniş bir yankı uyandırdı. Avrupa Birliği ise bu karmaşada tanıdık ama zor bir pozisyona yerleşti: Hukuku hatırlatan, ama güç siyasetinin gölgesinde kalan bir aktör.

AB’nin dış politika sorumlusu Kaja Kallas imzalı açıklama, bu denge arayışının özeti gibiydi. “İtidal”, “sükûnet” ve “uluslararası hukuk” vurguları, Birliğin kriz anlarında başvurduğu klasik refleksler. Metnin 27 üyeden 26’sı tarafından desteklenmesi, kâğıt üzerinde güçlü bir birlik görüntüsü sunsa da, satır aralarına bakıldığında ciddi bir fikir ayrılığı olduğu açık.

Macaristan’ın metne katılmaması tesadüf değil. Budapeşte, Washington’a yakın durmayı tercih ederek, AB içindeki çatlağı bir kez daha görünür kıldı. Bu, Birliğin ortak dış politika üretme kapasitesinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren yeni bir örnek oldu.

Avrupa başkentlerinden gelen açıklamalar ise aynı krize bambaşka pencerelerden bakıldığını ortaya koydu. İspanya, yaşananları açıkça uluslararası hukukun ihlali olarak tanımlarken; Almanya daha temkinli, Fransa ise daha pragmatik bir dil benimsedi. İtalya ise müdahaleyi “meşru savunma” çerçevesinde okuyarak ABD’ye en yakın duran başkentlerden biri oldu. Bu tablo, AB’nin ortak değerlerden söz ederken bile ortak bir ton yakalamakta zorlandığını gösteriyor.

Asıl belirsizlik ise Washington cephesinde. ABD, Maduro’nun devrilmesini savunurken, Venezuela’nın bundan sonra nasıl yönetileceğine dair net bir yol haritası sunmuyor. “Geçici yönetim”, “sağduyulu geçiş” gibi ifadeler bol; takvim ise yok. Bu durum, “demokrasi getirme” söylemiyle yapılan müdahalelerin geçmişte nasıl sonuçlar doğurduğunu hatırlayanlar için ciddi bir soru işareti yaratıyor.

Venezuela içinde de tablo net değil. Ülkenin fiili yönetimi, bir yanda ABD baskısı, diğer yanda meydan okuyan sert açıklamalar arasında sıkışmış durumda. Muhalefetin dağınıklığı ve liderliğin büyük ölçüde ülke dışında olması, kısa vadede demokratik bir çözüm ihtimalini daha da zorlaştırıyor.

Avrupa Birliği’nin bu tabloda üstlendiği rol ise giderek sembolleşiyor. Hukuku savunuyor, itidal çağrısı yapıyor, ama sahadaki güç dengelerini belirleyen aktör olmaktan uzak. Bu durum, AB’nin küresel krizlerde “normatif güç” kimliğinin sınırlarını bir kez daha gözler önüne seriyor.

Venezuela krizi bize şunu hatırlatıyor: Uluslararası hukuk, herkesin hatırladığında güçlü; herkesin işine geldiğinde ise esnek. Avrupa bunu yüksek sesle söylüyor, ABD sahada kendi yolunu çiziyor, dünya ise sonuçları izliyor.

Asıl soru şu:

Hukukun sesi, gücün gürültüsü arasında ne kadar duyulabilecek? Ve Avrupa, bu sesi sadece hatırlatan mı olacak, yoksa bir gün gerçekten belirleyen mi?

Bu soruların cevabı, sadece Venezuela’nın değil, küresel düzenin de geleceğini şekillendirecek.