Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Sandık Avrupa’ya Ne Söyleyecek?

Avrupa, uzun zamandır bu kadar yoğun bir seçim takvimine aynı

Avrupa, uzun zamandır bu kadar yoğun bir seçim takvimine aynı anda bakmamıştı. Sandıklar sadece hükümetleri değil, kıtanın yönünü, ittifaklarını ve hatta demokrasi algısını da yeniden şekillendirmeye hazırlanıyor. 2025, bu açıdan bir geçiş yılıydı; 2026 ise sonuçların toplandığı yıl olmaya aday.

Bir yanda Ukrayna savaşı Avrupa’nın doğu sınırında tüm ağırlığıyla sürerken, diğer yanda Washington ile Brüksel arasındaki gerilimler Avrupa’yı “kendi başının çaresine bakma” fikrine her zamankinden daha fazla yaklaştırıyor. Ancak seçmenlerin bu büyük jeopolitik tabloya ne kadar kulak verdiği hâlâ tartışmalı.

Son bir yılın seçim sonuçları, Avrupa’da net bir siyasi istikrar tablosu çizmekten uzak. Romanya’da yabancı müdahale iddiaları demokrasinin kırılganlığını bir kez daha gözler önüne sererken, Polonya’da Donald Tusk’un beklediği kadar güçlü bir dönüş yapamaması, “liberal restorasyon” anlatısının sandıkta her zaman karşılık bulmadığını gösterdi. Almanya’da Hristiyan Demokratların geri dönüşü ise seçmenin kriz zamanlarında bildik adreslere yönelme refleksinin hâlâ güçlü olduğunu hatırlattı.

Ancak gözler şimdi Orta Avrupa’nın kalbine, Macaristan’a çevrilmiş durumda.

Viktor Orban, Avrupa siyasetinin en tartışmalı ama aynı zamanda en dayanıklı figürlerinden biri. On yılı aşkın süredir iktidarda olan Orban, Brüksel’le kavgalı ama sandıkla barışık bir lider profili çizdi. Ne var ki bu kez karşısındaki rakip, klasik bir muhalefet figürü değil. Sistemin içinden gelen, Fidesz’i tanıyan ve onun dilini bilen bir isim: Peter Magyar.

İlginç olan şu ki, bu yarış bir “kültür savaşı” üzerinden yürümüyor. Göç, LGBTQ+ hakları ya da kimlik siyaseti gibi başlıklarda taraflar arasında uçurumlar yok. Asıl fark, ekonomi ve Avrupa ile ilişkilerde ortaya çıkıyor. Magyar, Macar seçmene daha fazla refah, daha az yalnızlık vadediyor. Orban ise alışıldık söylemiyle “egemenlik” ve “Brüksel’e direnç” hattını koruyor.

Avrupa Birliği açısından bu seçim hayati. Çünkü mesele sadece bir üye ülkenin kimin tarafından yönetileceği değil; hukukun üstünlüğü şartına bağlanan fonların geleceği ve AB’nin kendi ilkelerine ne kadar sadık kalabileceği de bu sandığın sonucuna bağlı.

Önümüzdeki yıl Avrupa’da atılacak oylar, yalnızca ulusal hükümetleri değil, Avrupa projesinin kendisini de tartacak. Seçmenler istikrar mı isteyecek, değişim mi? Güçlü liderler mi, güçlü kurumlar mı? Bu soruların cevabı, 2026’nın sonunda Avrupa’nın nasıl bir kıta olacağını belirleyecek.

Ve belki de asıl soru şu olacak: Avrupa, sandıkta kendi geleceğine gerçekten sahip çıkabilecek mi?