Avrupa Birliği’nde elektrik fiyatları artık sadece bir enerji meselesi değil; doğrudan rekabet, sanayi politikası ve hatta siyasi güç dengeleriyle ilgili bir başlık haline gelmiş durumda. Portekiz Enerji ve Çevre Bakanı’nın son açıklamaları da bu gerçeği bir kez daha gözler önüne seriyor: Sorun, elektriğin pahalı olması değil, bazı ülkeler için yapay biçimde ucuz olması.
AB’nin temel iddiası, tüm üye ülkeler için “tek pazar” ve “adil rekabet” yaratmak. Ancak enerji söz konusu olduğunda bu ilke giderek aşınıyor. Kamu kaynaklarına daha rahat erişebilen, bütçesi güçlü ülkeler elektrik sistemlerine büyük sübvansiyonlar enjekte ederek hem kendi sanayilerini koruyor hem de diğer ülkeleri istemeden de olsa oyunun dışına itiyor. Bu durum, rekabet hukukunun ruhuna açıkça ters düşüyor.
Buradaki asıl tehlike şu: Elektrik fiyatları bir ülkede yapay olarak düşürüldüğünde, bu yalnızca o ülkenin tüketicisini değil, tüm Avrupa’daki sanayi dengesini etkiliyor. Enerji maliyeti düşük olan ülke, üretimde avantaj sağlıyor; diğerleri ise pahalı enerjiyle rekabet etmeye zorlanıyor. Sonuçta “ortak pazar”, kağıt üzerinde kalıyor.
Avrupa Komisyonu’nun rolü tam da bu noktada kritik. Komisyon, sadece uzun vadeli hedefler açıklayan bir kurum değil; aynı zamanda oyunun kurallarını denetlemekle yükümlü bir hakem. Enerji şirketlerine sağlanan kamu desteklerinin açık, şeffaf ve denetlenebilir olmaması durumunda, elektrik piyasası bir dayanışma alanı olmaktan çıkıp bir güç yarışına dönüşüyor.
Portekiz’in ve İspanya’nın öne çıkardığı altyapı projeleri bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Elektrik bağlantıları, hidrojen hatları ve yenilenebilir enerji yatırımları Avrupa’nın geleceği için elbette hayati. Ancak bu yatırımların mali yükünü kimlerin daha kolay taşıyabildiği sorusu, işin siyasi boyutunu ortaya koyuyor. Kamu finansmanı güçlü olan ülkeler, yalnızca altyapı değil, aynı zamanda rekabet avantajı da inşa ediyor.
Bu nedenle bazı üye ülkelerin bir araya gelerek “rekabet çarpıklıklarını” önleme çağrısı yapması tesadüf değil. Elektrik altyapısının güçlendirilmesi ile piyasanın bozulması arasındaki ince çizgi giderek daha görünür hale geliyor. Eğer ortak kurallar uygulanmazsa, enerji dönüşümü Avrupa’yı birleştiren değil, ayrıştıran bir sürece dönüşebilir.
Önümüzdeki yıllarda Avrupa’da elektrik faturaları düşebilir. Ancak asıl soru şu: Bu düşüş adil mi olacak, yoksa sadece bazı ülkelerin sanayisine mi nefes aldıracak? Enerji politikası, artık sadece kilovat saat hesabı değil; Avrupa’nın ne kadar “birlik” olabildiğinin de testi.

