Bir ülkenin cumhurbaşkanı düşünün. Hakkında “darbe oldu, görevden alındı” diye bir video dolaşıma giriyor. Video o kadar gerçekçi ki, Afrika’daki mevkidaşları panik içinde mesaj atıyor. Cumhurbaşkanı durumu resmî kanallara bildiriyor, sosyal medya devine başvuruyor…
Ve sonuç: Talep reddedildi.
Bu bir distopya sahnesi değil. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bizzat yaşadığı olay.
Macron’un anlattıkları, yapay zekâ çağında demokrasinin ne kadar savunmasız kaldığını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Dönen helikopterler, askerî hareketlilik, “resmî olmayan bilgilere göre” diye başlayan bir spiker… Hepsi uydurma. Ama hepsi inandırıcı. Çünkü artık gerçeğe benzemek için gerçek olmak gerekmiyor.
Cumhurbaşkanı, sahte videoyu fark edince Fransa’nın resmî ihbar platformu Pharos üzerinden Meta’ya başvuruyor. Facebook’tan videonun kaldırılması isteniyor. Yanıt kısa ve soğuk: Topluluk kurallarını ihlal etmiyor.
İşte asıl kırılma noktası burada.
Bir devlet başkanının devrildiğine dair açıkça sahte bir video, “kurallara uygun”. Ama platform, kaldırmak zorunda değil. Üstelik bunu, videonun demokratik düzene zarar verebileceği apaçık ortadayken söylüyor.
Macron’un “Belki baskı gücüm daha fazladır diye düşündüm ama işe yaramadı” sözleri, aslında bir itiraf. Devletler, seçilmiş liderler, hatta cumhurbaşkanları bile artık dijital platformların karşısında sınırlı bir etkiye sahip.
“Bizimle alay ediyorlar” derken Macron abartmıyor. Çünkü mesele sadece bir video değil. Mesele, kamusal tartışmanın zehirlenmesi, gerçek ile yalan arasındaki çizginin silinmesi ve bunun hiçbir bedelinin olmaması.
Bugün bu video Fransa’da yayıldı. Yarın başka bir ülkede, başka bir lider için, belki seçim arifesinde dolaşıma sokulacak.
Ve yine “kurallara aykırı değil” denilecek.
Sosyal medya şirketleri yıllardır aynı savunmayı yapıyor: “Biz platformuz, hakem değil.” Ama yapay zekâ ile üretilmiş, açıkça yanıltıcı ve siyasi sonuçlar doğurabilecek içerikler karşısında bu savunma artık ikna edici değil.
Macron’un yaşadığı olay bize şunu gösteriyor: Sorun, dezenformasyonun varlığı değil; onun karşısında kimsenin gerçekten sorumluluk almaması.
Demokrasiler sandıkla kurulur ama artık algoritmalarla sarsılıyor.
Ve görünen o ki, bu algoritmalar ne seçmenlere ne de seçilmişlere hesap veriyor.
Eğer bir cumhurbaşkanının bile sözünün geçmediği bir dijital düzen varsa, sıradan vatandaşın gerçeği savunma şansı ne kadar olabilir?
Belki de asıl soru bu.

