( Duygulanmak var, ağlamak yok )
Dudu gelin elindeki tokucakla Kızılca köyünün 2 km uzağındaki bük’lere giden akarsuda yıkamakta olduğu çamaşırlara son vuruşunu yaparken karnında büyük bir ağrı hissetti.
Taş üzerine yerleştirdiği çamaşırlara tokucakla bir daha bir daha vurmaya çalıştı.
Tokucak indikçe karnındaki acıyı daha çok hissetmeye başladı.
Çamaşır yıkamak için gelen komşu kızı Şaziye işini bitirmiş ve köye dönmüştü.
Yapayalnızdı. Gün batmak üzereydi.
Az ileride otlayan eşek de huysuzlanmış ön ayağının biriyle yeri eşeliyordu.
Yıkadığı çamaşırlar, su ısıtmak için getirdiği kazan, deterjan yerine kullandığı pelit külü’nün arta kalanlarının bulunduğu kıl torba, çamaşır döğmek için getirdiği tokucakın eşeğe yüklenmesi gerekiyordu.
Fakat kıpırdayamıyordu. Karnındaki ağrı kasıklarına kadar inmişti.
Komşu kadın Nadire; ” sancın geldiği zaman haberimiz olsun ” demişti.
Acaba bu ağrı “sancı” mıydı ? “Doğum sancısı” bu muydu ?
Kocası Musa Anamur’a çalışmaya gideli aylar olmuştu.
“-Ben gelinceye kadar doğum olmaz” demişti.
Aynı ağrıyı bir gün önce de hissetmişti.
İki büklüm bir halde zorla eşeğin palanını üzerine koydu. Kolanı iyice sıkıştırıp sıkıştırmadığını hatırlamıyordu bile.
Kıldan yapılmış heybeyi palanın üzerine attı.
Heybenin gözlerine çamaşırları doldurdu.
Kazanı zorluklar içinde palanın üzerine yerleştirdi.
Her iki kulpundan kolana bağcıklarla bağladı.
Pelit külünün bulunduğu kıl torba ile tokucağı kazanın içine attı.
Eşek önde, Dudu gelin arkada yola koyuldular.
O gün ayın 14’dü idi. Eve vardtkları zaman neredeyse gecenin üçte biri bitmişti.
Keçileri otlatan kayın biraderi Salih ile oğlakları otlatan kaynanası Durdane Ana çoktan uyumuşlardı.
Ocakta yanan odunların közü kalmış ve odayı hafifçe aydınlatıyordu.
Durdane Ananın uykusu çok hafifti.
Bir süre çamaşıra giden gelini Dudu’nun gelmesini beklemiş o gelmeyince bükten gelen gompillerden bir kaçını köz’e atmış oğlu Salih ile birlikte gompil ve ayranla karınlarını doyurmuşlardı.
Dışardan duyduğu tıkırtı ile uyanan Durdane Ana Dudu’nun yardımına koşmuş, birlikte eşeğin yükünü indirmişler, ilerdeki ardıç ağacına eşeği bağlayıp içeri girmişti.
Birde ne görsün? Dudu gelin yerde kıvranıyor, kayın biraderi Salih’in sesini duymaması için ala yazmasının ucunu iki dişinin arasında sıktıkça sıkıyordu.
Durdane Ana vaktin geldiğini hissetmiş ve önceden hazırladığı koyun yünü ve pamuk ipliğinden yapılmış ala kilimi, keçi kılından yapılmış çulun üzerine atmış, Dudu gelini üzerine yatırmıştı.
Oğlu Salih’i uyandırmış, eline bir kıl çuval tutuşturmuş, yatması için evcik’in erzak deposuna göndermişti.
Durdane Ana; Dereköy’e gelin olarak gönderdiği kızı Gülsüm ile komşusu Bekir Koca’nın oğlu Aptil’e verdiği Şaziye ve oğlu Salih’i doğurmuş fakat hiç çocuk doğumunda ebe olarak bulunmamıştı.
Ancak keçileri otlatırken onların kuzlama’sına yardımcı olmuştu.
Dudu gelin de hiç doğum yapmamıştı.
Ama bir defasında oğlak güderken rastladığı komşu köyden Rahime Kadının anlattıklarını dinlemişti.
Her şeyi anlamıştı ama göbek bağını kesme olayına akıl erdirememişti.
Kaynana gelin doğumun gerçekleşmesinden sonra göbek bağını da iki taşın arasında kesmişler, Dudu gelin derin bir uykuya dalmıştı.
Rüyasında Anamur’a çalışmaya giden kocası Musa’yı görmüş bir erkek çocukları doğduğunu Musa’ya anlatmış oda: “-Adını Ahmet koyalım” demişti.
Uyandığı zaman Durdane Ana’ya rüyasını anlatmış böylece çocuğun adı da konmuştu; Ahmet…
Aynı günlerde Kızılca köyünün kuzeyinde bulunan bir Sayfant’ta gece yarısı yine bir hareketlilik gürünüyordu.
Sayfant iki katlı idi alt katta hayvanların barınması için ahır bulunuyordu.
Sayfant’ta dede Ese Dayı, karısı Sabahat, gelini Fatma, damat Sadık, Ese dayının üç torunu birlikte yaşıyorlardı.
Sayfant’ın yatak odasında gelin Fatma doğum sancısı çekiyordu.
Eşinin doğumunun yaklaştığını bilen Sadık doğum için halası Zehra’yı “ebe”lik yapması için getirmişti.
Zehra’nın yardımı ile bir kız çocuğu dünyaya getiren Fatma; dördüncü çocuklarının da kız olduğunu duyunca kocası Sadık’ın kendisine kızacağını hissetmiş ve saatlerce onun kapıdan görünmesini beklemişti.
Fatmanın sadıkı beklediği saatlerde Sadık eşinin bir kız çocuk dünyaya getirdiğini duyunca onu tebrik bile etmeden, çocuğunun yüzünü bile görmeden yaya olarak çalışmaya gitmek üzere kayrak çakıllı yollardan Bozyazı kasabasına yönelmişti.
” – Adını Gülizar koyun” diyen dede Ese Dayı gelini Fatma’nın bir erkek çocuk dünyaya getirmemesine hayıflanıyor, karısı Sabahat’a dert yanıyordu:
” – Biz yaşlandık Bük’te kim çalışacak? Gompil’leri kim çapalayacak? Değirmene kim gidecek? Anamur’a, Bozyazı’ya kim gidip şeker, pirinç, tütün getirecek? Diğer torunlar gibi buda kız … La havle vela kuvvete ..”
Yeni doğan bebeğe Gülizar adını koymuşlardı.
( devam edecek)

