Son yıllarda Türkiye’de ve özelde Mersin’in Arslanköy bölgesinde, Bolkar Dağları’nın zirvelerine kadar uzanan madencilik faaliyetleri giderek daha fazla tartışma konusu olmaktadır. Özellikle boksit ve “nadir elementler” olarak tanımlanan madenlerin stratejik önemi, bu faaliyetlerin yalnızca yerel bir yatırım ya da çevre meselesi olmaktan çıkıp küresel ekonomik ve siyasal dengelerle ilişkilendirilmesine yol açmaktadır.
Boksit, alüminyum üretiminin temel hammaddesidir. Alüminyum ise başta havacılık sanayii olmak üzere savunma, ulaştırma ve ileri teknoloji alanlarında kritik bir metaldir. Bu nedenle boksit ve benzeri madenlere yönelik küresel ilgi, sadece ekonomik değil, jeopolitik bir boyut da taşımaktadır.
Günümüzde dünyada süregelen bölgesel savaşlar ve artan silahlanma harcamaları, savunma sanayisinin ve bu sanayiye girdi sağlayan maden sektörünün önemini daha da artırmaktadır. Ukrayna-Rusya savaşı, Gazze’de yaşananlar ve Avrupa ülkelerinin savunma bütçelerini yükseltme eğilimleri, bu çerçevede sıkça dile getirilen örnekler arasındadır. Eleştirel bir bakış açısına göre, küresel ölçekte artan gerginlikler, silah ve savunma sanayisinin kârlılığını artırmakta; bu sanayiye hammadde sağlayan madenler de stratejik bir konuma yerleşmektedir.
Bu bakış açısını savunanlara göre, madenlerden elde edilen yüksek katma değerli kazançların önemli bir bölümü, gelişmiş finans merkezleri üzerinden uluslararası bankacılık sisteminde toplanmakta; ardından gelişmekte olan ülkelere kredi olarak geri dönmektedir. Böylece maden üreten ülkeler çevresel ve toplumsal maliyetlere katlanırken, asıl finansal kazanç küresel sermaye merkezlerinde yoğunlaşmaktadır.
Bu genel çerçeve, Arslanköy özelindeki tartışmaları da doğrudan etkilemektedir. 4 Aralık 2025 tarihinde BERUS Madencilik tarafından Arslanköy Çınarlı Kahve’de yapılan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) toplantısında şirket yetkilileri, firmanın yüzde yüz yerli sermayeli olduğunu ifade etmiştir. Bu durum, başlangıç aşamasında doğru olabilir. Ancak Türkiye’de ve dünyada sıkça rastlanan bir uygulamaya göre, maden ruhsatlarının yerli şirketler üzerinden alınmasının ardından bu şirketlerin hisselerinin büyük bir bölümünün borsada satılmasıyla mülkiyet yapısı zamanla değişebilmektedir. Böylece başlangıçta yerli görünen bir yatırım, ilerleyen süreçte yabancı sermayenin kontrolüne geçebilmektedir.
Türkiye’nin farklı bölgelerinde, özellikle altın ve metal madenciliği alanında yaşanan örnekler, bu ihtimalin teorik olmadığını göstermektedir. Bu nedenle Arslanköy’de planlanan ya da yürütülen madencilik faaliyetlerinin gelecekte nasıl bir mülkiyet yapısına evrileceği, bölge halkının en önemli kaygılarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Tartışmanın bir diğer boyutu ise çevresel ve toplumsal etkileridir. Madencilik faaliyetlerinin doğayı tahrip etmesi, içme ve tarımsal sulama sularını riske atması, yaşam kalitesini düşürmesi sıkça dile getirilen endişelerdir. Buna karşın, bölge halkına sağlanacağı ifade edilen istihdamın sınırlı sayıda ve çoğunlukla ağır ve riskli iş koşullarında olacağı da vurgulanmaktadır. Arslanköy’den 25-30 gencin bu madenlerde çalışması ihtimali, buna karşılık artacak kamyon ve TIR trafiğinin yaratacağı iş ve trafik kazaları riski, “kazanç-kayıp” dengesinin sorgulanmasına neden olmaktadır.
Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Doğal varlıklar, su kaynakları, sağlık ve yaşam kalitesi zarar görürken; elde edilecek ekonomik kazançların önemli bir bölümü yerel halka değil, uluslararası sermaye çevrelerine gidecekse, bu faaliyetler kimin yararınadır?
Sonuç olarak, Arslanköy’deki madencilik tartışması yalnızca bir yatırım ya da istihdam meselesi değildir. Bu tartışma; çevre, sağlık, ulusal ekonomi, mülkiyet yapısı ve tarihsel hafıza gibi birçok başlığı bir arada ele almayı gerektirmektedir. 1919’da verilen bağımsızlık mücadelesinin ardından, bugün ekonomik araçlarla benzer bir bağımlılık ilişkisine sürüklenip sürüklenmediğimiz sorusu, bu tartışmanın merkezinde yer almaktadır.
Bu nedenle Arslanköy’de ve Türkiye’nin diğer bölgelerinde planlanan madencilik faaliyetleri, kısa vadeli kazançlar yerine uzun vadeli toplumsal ve çevresel etkileri dikkate alan, şeffaf ve kamusal yararı önceleyen bir anlayışla değerlendirilmelidir.

