Ana Sayfa Arama Yazarlar
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

GÜNEŞİN KARANLIĞINDA

Sen yirmi birinci yüzyılın göbeğinde yaşa, teknoloji ve medeniyetin hat
Sen yirmi birinci yüzyılın göbeğinde yaşa, teknoloji ve medeniyetin hat safhaya ulaştığı bir çağa denk gel ama bir taraftan tüm bunları görmezden gelerek, inkâr ederek yaşamaya çalış etrafındakileri de buna inandırarak sana uymalarını bekle.  Ne kadar vahim ne kadar acı bir tablo insanlık adına diyerek yudumladım fincandaki kahvemi.
Hava memleketimden daha puslu daha kızgın daha bekleyişli, içimse bir o kadar izlediğim deniz kadar sakin, martı kadar hür ve nefesdar.
Sokaktan geçen simitçi evine ekmek götürmek zorunda, her zaman ki gibi. Muhtemelen en son sinemaya… Daha hiç gidemedi.  Çocukları da en büyük, okuduğu ders kitaplarını bir alt sınıftakine vererek geldiler bugünlere.
Onların hayali yok, hedefleri yok, çünkü onlar öyle öğrendi.
Hayalsiz yaşanmaz evet ama bunu sadece hayal kurmanın ne demek olduğunu bilir.
Onlar hep başkalarının ayakkabılarını giymek zorunda kaldılar, onlara hep başkalarının güllerinin ne kadar güzel koktuğu anlatıldı ve onlar imrendi bile isteye o, diğerlerinin güllerinin ne kadar güzel ne kadar ahenkli ve eşsiz bir kokuya sahip olduğuna. Hatta onlar bir başkalarının elindeki bir gülü, gül bahçesi olmalarına atfetmiştir her daim.
Gül bahçesi görmemişler, gördükleri tek gülün sahibinin gül bahçası olduğunu düşünmesi gayet normaldir.
Bahçasızlar, gülsüzler.
Anadan babadan kalanla yetinenler, şimdi ağlayıp aç kalıp yetinmek zorunda kalanlar.
Şimdi düşünüyorum da bunların bu halde olmalarının yegane sebebi anaları babalarımı yoksa kıramadıkları o, onları çepe çevre saran zincir mi?
Neye karar vermişlerse haklarında hayır o olsun.
Anadan kalma, babadan devşirme fikirler ile bu çağda yaşamak bir hayli zor.
Sorgulama yeteneğinden mahrumsan, işin ucu nereye dokunur hesaplamazsan, bir işin varacağı noktayı kestiremezsen kurda kuşa yem olursun haberin olsun.
Hem daha gözünün önündekileri göremezken geçmişi sırtına yük etmenin ne alemi vardır hep merak etmişimdir.
Anam öldü babamda. Onların bildikleri de onlarla beraber öldü. Onların bildikleriyle öğrettiklerini ve ölmüşlerini tekrar tekrar diriltmenin ne alemi var? Ölüleri rahat bırakın. Onlar huzuru bulmak için ve vaat edilen ödülleri almak için öldürdüler kendi kendilerini, muhtemelen dünyada da nadiren gün yüzü gördüler, bari öte tarafta  ellemeyin, ruhlarını daraltmayın azizlerin.
Teknoloji medeniyet iyi ya da kötü bir şekilde hat safhada doğrumu ?
Her şey elimizin altında bir telefon kadar yakın. En uzak mesafe en fazla on saniye. Bütün bu imkanlara bu kolaylığa rağmen hala güneşin karanlığında yaşamayı görev ve yaradanın bir lütfu adledenler bu dünyaya ne kategorisinde geldiler buda merak konusu.
Güneşin Karanlığında Kalmak da Diretenler! Ne acınacak haldelerdir.
Sen yirmi birinci yüzyılın göbek tarafında yaşa, teknoloji ve medeniyetin hadsiz safhaya ulaştığı bir çağa denk gel ki hangi çağda yaşadığını bilmeyenlerde işin tuzu biberi olsun ama bir taraftan tüm bunları görmezden gelerek, inkâr ederek yaşamaya çalış, etrafındakileri de buna inandırarak sana uymalarını bekle.
Bazen düşünüyorum, gerçekten bu kadar mı körleştik?
Etrafımızda bunca yenilik, bunca imkân varken neden hâlâ geçmişin tozlu raflarında sıkışıp kalmış gibi davranıyoruz?
Sanki güneşin ışığı bize yetmiyor da karanlıkta elimizle koymuş gibi bulduğumuz o eski alışkanlıklara sarılıyoruz.
Bakıyorum da her gün elimizde telefonlar, ekranlarda sonsuz bir bilgi denizi akıyor. Bir tıkla dünyanın öbür ucunda neler olduğunu öğreniyoruz, yapay zekâlar bizim yerimize düşünüp kararlar alıyor, uzaya koloniler kurmanın hayalini gerçeğe dönüştürmeye ramak kalmış. Ama sonra bir taraftan da sokakta, kahvede, evde konuşulanlara kulak veriyorum: “Eskiden her şey daha güzeldi,” diyor biri. “Bu teknoloji bizi mahvedecek,” diye ekliyor öteki. Sanki elimizdeki bu muazzam araçlar birer lanetmiş gibi. Neden böyleyiz, anlamıyorum. Neden bu kadar direniyoruz değişime?
Ben kendi adıma, bu çağın nimetlerinden sonuna kadar faydalanmayı seviyorum. Evet, belki her şey mükemmel değil, belki bu hızlı akışın içinde kaybolup gitme korkusu hepimizi zaman zaman yokluyor. Ama şunu da unutmamak lazım: Her dönem kendi zorluklarını getiriyor. Dedelerimiz tarladaki mahsulü kurtarmak için yağmur duasına çıkarken, biz bugün internet bağlantısının kesilmesinden şikâyet ediyoruz. Sorunlar farklı, ama insan hep aynı: Hem korkuyor hem de bir şekilde adapte oluyor. Bence mesele, bu adaptasyonu ne kadar bilinçli yaptığımızda yatıyor.
Geçenlerde bir arkadaşım anlattı, “Telefonu elime her aldığımda kendimi suçlu hissediyorum,” dedi. “Sanki gerçek hayattan kopuyorum.” Haklı olabilir, ama bir yandan da düşünüyorum: Gerçek hayat dediğimiz şey ne ki? Yüz yüze konuşmak mı, yoksa şu an elimizdeki bu ekranlar aracılığıyla kurduğumuz bağlar mı? Belki de gerçek hayat, bizim ona ne anlam yüklediğimizle şekilleniyor. Ben mesela, bu teknolojiyle kendimi daha özgür hissediyorum. Bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça, kafamdaki sorulara cevap buldukça, dünyayı daha iyi anlamaya başlıyorum. Ama işte, herkes benim gibi düşünmüyor.
Bazı insanlar var, her yeniliğe bir kulp takıyor. “Bu yapay zekâlar bir gün dünyayı ele geçirecek,” diyorlar mesela. Hollywood filmlerinden fırlamış bir senaryoyu ciddiye alıyorlar. Halbuki ben diyorum ki, bu araçları bizler kullanıyoruz, kontrol hâlâ bizim elimizde. Bir makineye neyi öğretirsen, onu yapar. Sorun makinede değil, onu kullanan insanda. Ama bunu anlatamıyorsun. Çünkü onlar için güneşin ışığı değil, karanlığın tanıdık gölgesi daha güvenli.
Bir de şu var: Teknolojiye sırtını dönenler, genelde bunu bir erdem gibi sunuyor. “Ben öyle herkes gibi değilim, basit yaşıyorum,” diyorlar. İyi güzel de, bu basitlik dediğin şey gerçekten bir tercih mi, yoksa değişime ayak uyduramamanın bir bahanesi mi? Mesela elektrik olmasa ne yapardık? Mum ışığında mı oturacaktık her gece? Kimse elektriğe “Bu bizi mahvedecek,” demiyor, çünkü hayatımızın bir parçası olmuş. Peki, neden yapay zekâya, internete, dijitalleşmeye aynı gözle bakamıyoruz? Neden illa bir düşman arıyoruz?
Benim düşüncem şu: Bu çağda yaşamak bir ayrıcalık. Evet, bazen yorucu, bazen kafa karıştırıcı ama kesinlikle heyecan verici. Düşünsene, insanlık tarihinde ilk defa bu kadar çok insan bu kadar çok bilgiye bu kadar hızlı ulaşabiliyor. Eğitim, iletişim, sanat, bilim… Her şey parmaklarımızın ucunda. Ama işte, bu kadar imkânın içinde bile hâlâ “Eskiden her şey daha iyiydi,” diye sızlananlar var. Bence bu, biraz da tembellik. Değişmek zor, öğrenmek zor, adapte olmak zor. O yüzden geçmişe sığınıp orada huzur bulmaya çalışıyorlar. Ama güneş ortadayken karanlıkta oturmak bana göre değil.
Tabii ki her şeyi tozpembe görmüyorum. Teknolojinin getirdiği sorunlar yok mu? Var. Mesela, sürekli ekranlara bakmaktan gözlerimiz bozuluyor, sosyal medya yüzünden kendimizi başkalarıyla kıyaslayıp mutsuz oluyoruz, veri güvenliği diye bir dert çıktı başımıza. Ama bunlar, çözülmeyecek şeyler değil. Yeter ki biz bu araçları bilinçli kullanmayı öğrenelim. Ben mesela, her gün kendime bir sınır koyuyorum. “Bu kadar ekran yeter,” diyorum, kapatıyorum telefonu, çıkıyorum dışarıya. Dünya hâlâ dönüyor, kuşlar hâlâ ötüyor, kahvenin kokusu hâlâ aynı. Teknoloji hayatımı kolaylaştırıyor ama beni ona köle yapmasına izin vermiyorum.
Bazen düşünüyorum, acaba bu direnç, bu inkâr, sadece bizim nesle mi özgü? Belki de öyle. Bizler hem analog hem dijital dünyayı gören bir kuşağız. Çocukluğumuzda sokaklarda top oynadık, gençliğimizde internetle tanıştık. İki dünya arasında sıkışıp kalmış gibiyiz. Ama bence bu, bir avantaj. Çünkü hem eskinin sıcaklığını biliyoruz hem de yeninin gücünü farkındayız. Bu ikisini birleştirebilsek, işte o zaman gerçekten güneşin ışığında yaşarız.
Sonra bir de gençler var. Onlar bu çağın çocukları. Teknolojiyle doğdular, onun içinde büyüdüler. Onlar için bu tartışmalar bile anlamsız. “Niye bu kadar kafa yoruyorsunuz ki?” der gibi bakıyorlar bize. Haklılar belki de. Belki bizler, kendi yarattığımız bu muhteşem dünyayı gereksiz yere sorguluyoruz. Ama işte, insanız. Sorgulamadan duramıyoruz.
Sözün özü, ben bu yüzyılın tam ortasında, güneşin ışığında durmayı tercih ediyorum. Evet, bazen gözlerim kamaşıyor, bazen başım dönüyor bu hızdan. Ama karanlığa sığınmaktansa, ışığı anlamaya çalışıyorum. Etrafımdakilere de bunu anlatmaya gayret ediyorum. “Gelin” diyorum, “Bu çağın tadını çıkaralım. Korkmayın, bu araçlar bizim için var.” Kimisi dinliyor, kimisi başını çevirip kendi gölgesine geri dönüyor. Ama ben pes etmiyorum. Çünkü biliyorum ki, güneş orada, hepimiz için parlıyor. Yeter ki gözlerimizi açalım.
Sizlere Gelecekte Görüşmek üzerine Meydan Okuyorum.

Orada Görüşelim…